Berlin

Mark tabuta konulup sembolik bir cenaze merasimiyle gömüldü, artık euro var. Almanya’ya dair hatırladığım ilk şey bu, bundan 24 yıl önce olmuş ve elbette Türkiye’de haberlere çıkmış olan bir olay. Bu haberi izledikten 13 yıl sonra ilk almanca dersime giriyorum lisede. Deutsch. O dönem bize anlamsız gelen dersler öylesine gelip geçiyor bir şey öğrenmeden. Yıllar sonra Kürk Mantolu Madonna’yı okurken, Almanca geçen cümlelerin anlamını tahmin etmeye çalışıyorum dipnotlara bakmadan. Kitaplarda Almanca. Ve Merkel ismini duymadığımız bir haber bülteni olmuyor yıllarca. Bolca Yeşiller sonra da AfD giriyor hayatımıza, yine haberlerle. 

Şöyle düşünmüştüm kitaplarda Almanca’yla karşılaştığımda, Avrupa’ya yön veren ülkenin dili. Paris’le New York arasında bir yerde, arada kalmış bir zamanda Berlin çıktı ortaya. Ve hala orada, gidip görmem lazım. 

Modern Alman edebiyatından kimseyi okumamışım. Gitmeden önce ismen de olsa bildiğim tek yazar Gunter Grass’tan Teneke Trampet, ve çağdaş yazarlardan da Jenny Erpenbeck’ten Gitti, gidiyor, gitmiş kitaplarını alıyorum. Biraz da Berlin odaklı dış gözleme ihtiyacım vardı. Max Frisch’in Berlin Günlüğü’nden ve Haldun Taner’in Berlin Mektupları imdadıma yetişen iki kitap oluyor. Erpenbeck uçakta kayboluyor zira 2 yaşında bir çocukla seyahat ederken küçük kaoslar yolculuğun bir parçası. Grass yanıma almak için fazla ağır. Frisch ve Taner ufuk açıcı. Her yönden. Hakikatlere dayalı bir Berlin analizi yapmıyorum zaten, herşey gözlem. Anılar biraz da yaşandıklarında oluşan hislerdir ya zaten. Fakat hem seyahat esnasında hem de sonrasında Max Frisch ve Haldun Taner’le değerlendiriyorum gördüklerimi. Onlardan kafamdaki soruların cevaplarını alıyorum. Subjektif gözlemler. Nihayetinde Paris’e gidip yaşadıkları hayal kırıklığı sonucu tıp literatürüne giren Japon turistler gibi olmasam da Berlin’in benim hayal dünyamda koyduğum noktadan çok uzak olduğunu fark ediyorum. 

Almanya haberlerde izlenmeyi hak ediyor. Hepsi bu. Süreki artıdaki ülke bütçesi ve AB komisyonundaki koltuk sayısıyla hala orada evet. Bach’ların, Kant’ların mirası nerede bilmiyorum. Belki de ilham alınamayacak kadar kendine ait, benlik kokan bir miras. Aktarılamayacak, şekle sokulamayacak kadar katı. Alman kültürü belki de zorlasan un ufak olacak bir sertlikte. Hep anlatıla gelen sert mizaçlı Alman stereotypi belki de tam olarak bunun farkında olduğu için böyle bir mizaç geliştirdi. Dünyanın dört bir yanından gelen insanlar ve klasik dönem Alman mirası arasında sıkışıp kalmanın, savaş yenilgisini üstün ırk felsefeleriyle izah edememenin yorgunu. Mark’ı tabuta koyup gömmeleri daha anlaşılır artık benim için.

Leave a comment

Blog at WordPress.com.

Up ↑