Suriçi

Zeytinburnu’nda odamdan, salondan, ve balkondan surların göründüğü bir dairede kalmıştım. Bir süreliğine. ‘Fetih esnasında Fatih Sultan Mehmet otağını bu alana kurmuştur’ yazan  mermer levhanın biraz ilerisindeydi ev. Masama oturduğumda karşımda boylu boyunca surlar uzanırdı. Hava kararınca surlara vuran sarı ışıklar yanardı. Hiç durmadan surlara doğru giden ve surların kapısından çıkıp semte dağılan arabalar, evin alt katındaki düğün salonundan gelen ve ara sıra binayı sarsan müzik sesi, surlarla evin arasında kalan açık inşaat malzemesi deposu surların ihtişamına gölge düşüremiyordu. O odada okuduğum meşhur bir kitapta eski İstanbul tasvirleri arasında, nahoş diyebileceğimiz bir meslek erbabının ağzına attığı çifte kavrulmuş lokumdan aldığı hazzın tasvirine denk gelmiştim. Kahve kokulu -surları görmeyen- küçük odasındaki kitaplığa küçük bir kese kağıdına doldurulmuş çifte kavrulmuş lokum koymuştum. Akşamları surları izlerken ağzıma atmak için kesenden aldığım bir kaç lokumu masamın üstüne bırakırdım. 

Sonra taşındım. Pencereden baktığımda sırasıyla fıstık yerine bezelye kullanan bir baklavacıyı, turşucuyu, kebapçıyı, ve bir marketi görüyordum bu defa. Hiç bitmeyen insan trafiği araç trafiğinden daha baskındı bu evde. Uzayan yazın sonbaharı ele geçirdiği sıcak bir eylül günü öğleden sonra evden çıkıp eski daireme doğru yürüdüm. Hedef noktası eski dairem değildi aslında, güzergahta kalıyordu sadece. Fatih’in otağını kurduğu yeri, eski dairemi, inşaat deposunu, Balıklı Rum Hastanesini arkamda bıraktıktan sonra surların önüne ulaştım. Belgrad kapıdan İstanbul’a girdim. Kadı Mustafa Ağa çeşmesiyle Saçlı Kasım dede türbesinin arasındaki Hacı Hamza mektebi sokaktan yürümeye başladım -veya yürümeye devam ettim-. 

Eğer günlerden perşembe olsaydı sokağın sonunda perşembe pazarının içine düşecektim ki bu yolumu bulmamı imkansız hale getirirdi. Zira bu yoldan aynı hedef noktasına yıllarca gitmeme rağmen perşembe pazarına ilk düştüğümde yolumu karıştırmış, yola devam etmem için birer nişane vazifesi gören İnci fırınıyla Kardeşler kuruyemişçisini fark edememiş, yanlışlıkla Cambaziye sokağa sapınca otopark boşluğunun arkasından Sümbül Efendi camiinin duvarlarını fark etmiş, yolumu ancak öyle bulabilmiştim. 

Neyse ki bu ilk gidişimde Sümbül Efendi camii bulmam çok kolay olmuştu. Bir bisiklet tamircisini geçip, kepenklerin arkasındaki tozlu camlarında mum kutuları ve ucuz içeceklerin göründüğü yarı bodrum büfeden dönünce camii karşıma çıkmıştı. Surların dışına kıyasla benim için en ilginci bir çok evin altında dükkan yerine giriş kat daire olmasıydı. Bu durum bir yandan yolu bulmayı kolaylaştırıyordu, bir yandan da o nişanelere ulaşana kadar heyecan yaratıyordu. 

Sümbül Efendi’den sonra Koca Mustafa Paşa meydanına gitmek için ana caddeyi takip etmek yeterliydi. Ara sokaklara girmeye gerek kalmıyordu. Meydana çıkınca otobüs durakları ve türlü çeşitli dükkanlar arasından tavuk döner de satan Tostçu Sezer’i ve tulumbacıyı geçip sağa dönünce Hekimoğlu Ali Paşa caddesine ulaşmış oldum, sonra da camisine. Henüz Kuru sebil sokaktan bir kestirmeyle de ulaşabileceğimi bilmiyordum. 

Hekimoğlu Ali Paşa camiisinin avlusuna girmek zamanda yolculuk yapmanın son noktasıydı. Sur duvarlarından, avlu duvarlarından geçmenin çok ötesinde bir deneyimdi bu. Çifte kavrulmuş lokumu tatmak gibiydi. On yedi yıllık mesafeden bakınca, kendi hayatımda yaşanamayacak kadar eski bir hadise gibi geliyor. Ancak eski İstanbul tasviri yapan bir romanın sayfalarında karşılaşılabilir böyle bir motifle. Bir de aslında ilk gidişimde yanımda bir arkadaşım da vardı. Yanımda bir arkadaşımla böyle bir güzergahta yürüme fikri de gerçekte yaşanamayacak denli uzak geliyor olacak ki tek başıma yürüdüğüm günleri ilk yürüdüğüm günle birbirine karıştırdım. Biraz bilinçli biraz değil. 

Avluya geri dönecek olursak, barok cami modası başlamadan hemen önce, 18. asırda yapılan geçiş dönemi eseriydi Hekimoğlu Ali paşa. Ne kadar geçiş dönemi oldu sonrasında. Türbesi, şadırvanı ve tabii pencereleri avlunun ortasına bakan kütüphanesiyle mahallenin mücevheri. Kimse yoktu avluda. Şadırvanda abdest alıp ikindi namazını kılmak için camiye girdim. Sonra avludan tekrar geçip dar merdivenleri tırmanıp kütüphaneye çıktım. İki yıl boyunca yapacağım gibi minik mermer fıskiyenin arkasında sedire oturup içerideki dersin başlamasını bekledim. Duvarda Alvarlı Efe hazretlerinden bir beyit yazılıydı: 

“Âlem çiçek olsa arı men olsam

Herkes yahşi olsa yaman men olsam”

Leave a comment

Blog at WordPress.com.

Up ↑