İsveç ve hal ekleri

Bir valiz, iki sırt çantası hazır. Bir de küçük el çantamız var, içinde arkadaşlara küçük birer hediye. Bir İsveç romanı yok çantamda, kitaplığımda da yok. Yine de bir göz atıyorum kitaplığa. Telefondaki mail uygulamasının üzerinde 67 okunmamış e-postanın bildirimi var. En az on tanesi Paris Review Poetry’den gelmiştir, onları okurum belki diyorum. Defterimi alıyorum sadece, kalem almaya üşeniyorum. Yine de defter bulunsun. Arabada üç kişiyiz, havaalanına doğru gidiyoruz. Sonra Oslo’ya, sonra Stockholm’e. Sonra banliyö trene biniyoruz Merkez istasyona gitmek için. Elma isteyen bir bebeği annesi ikna etmeye çalışıyor, ‘elma yok’. İkna olmuyor bebek. İkna olmayan bir bebek de bizde var. Elmamız var aslında, ama onun derdi elma değil, koşmak istiyor.

Merkez İstasyonda iniyoruz. Herrljunga’ya giden tren için biletimiz var elimizde ve yetişmek için 14 dakikamız. Valiz, çantalar, ve ekipte koşmak isteyen bir bebek var. Asansör üst katı işaret ediyor. Üst kat bir üst katı işaret ediyor. İşaretler arası uzun mesafelerden ve kısa sürelerin verdiği gerilimlerden ibaret. Şöyle diyorum yol arkadaşıma o koşturmaca arasında: ‘Eve dönmüş olacağız, bu yolculuk da bitecek. Zamanın böyle geçiyor olduğunu bilmek ürkütücü.’ 

Sonrası biraz kiraz çiçekleri, biraz taşra tren istasyonları. Biraz yorgun kedi, yorulmayan bebekler. Koşturmaca, gülmece. Sonrası, önceyi sonrayı büken dostluklar. Zamansız sohbetler sanatında kelimeleri sağa sola saçma özgürlüğü. Fütursuzluk.

Tekrar tren, bu sefer daha kısa. Başlayacağımız noktaya geri dönüş, Stockholm’e. Hava kararmasa da saat geç. Kalacağımız yere varıp hızlıca düzenimizi kuruyoruz. Duvarda iki tablo var, birinde sto-ckh-olm yazıyor, diğerinde şehrin haritası var. Başından beri iki kelime bende şehir;  stock-holm. Holm, ada demek, onu biliyorum. Bir de Stockholm’ün adalardan oluşan bir şehir olduğunu. Şehri keşfetmeye başlamak için sabırsız değilim, arada başka bir şey var çünkü; seminer.

Burada bir parantez açmak zorundayım. Şehirden insana kıvrılan bir patikaya sapıp bir okul binasında iki buçuk gün boyunca bir grup insanla vakit geçirdim çünkü. Stockholm havaalanına inmemle, Stockholm şehir meydanına gitmem arasında beş koca gün var ve bu süreçte vakit geçirdiğim insanlar, ilk defa gidilen tarihi bir başkent kadar etkiledi beni. Gabriel Marcel’den alıntı yapıyor biri bu arada; “Varoluş, karşılaşmada ortaya çıkar.” Her söz, her duruş, her hikaye, varoluşumu yeniden şekillendiriyor. Diller, dünya görüşleri, olayları okuma biçimleri birbirine karışıyor. İnanç mı güçlü, duruş mu, kimlik mi yoksa karakter mi, bilmiyorum, ama ortama damgasını vuran güçlü bir enerji var ve o varoluşu yeniden ortaya çıkarıyor. Yıllardır tanıdığım ve yıllardır görmediğim arkadaşlarım, ilk defa tanıştığım insanlar, ama ille de insanlar damgasını vuruyor bu seyahate.

Stockholm tarihine dair hiçbir şey bilmiyorum. Ve beşinci günün sonunda şehir meydanına gittiğimde artık her şey için çok geç. İnsanların etkisi o kadar üzerimde ki ne Gamla Stan, ne kraliyet sarayı ne de başka bir taş yapı içime sızamıyor. Kendimi avucuna bırakabileceğim bir müzeye girip renklerin dünyasında kaybolmama, İsveççe yazılmış bir metinde insana dair satır aralarına sızmama izin yok. Her daim anda olmam gerek ki henüz somut dünyayı keşfetmeye devam eden grup üyemize iyi bir yol arkadaşı olabileyim. Bu durum şehrin beni ele geçirmesi ihtimalini bütünüyle ortadan kaldırıyor. Açtığım parantezi kapatamıyorum. Binaları değil, insanları bulmanın derdine düşüyorum. Nerede yaşıyor bu halk! Hepsi bu afilli tarihi evlerde mi! Bu defa fantastik bir dünyanın içinden gelen insanlar zihnimi ele geçirmiş durumda, ve beni Stockholm’e teslim etmiyorlar. Finlandiya’dan önce Hindistan’da yaşayanlar, Bulgaristan’la İsveç arasında bir yol bulmaya çalışanlar, ‘üzgünüm ama bunu ancak Danca açıklayabilirim’ diyenler, İzlanda kültürüne göre terminoloji çalışanlar… her köşe başında biri çıkıyor karşıma, bazen hayali bazen de hakikaten valizleriyle beliriveriyorlar. Stockholm, eski sokaklardan modern meydanlara açılıyor, meydanlar meydanları doğuruyor. Modernizmin izleri, klasik dönemlerine değiyor en fazla ama hiç birbirine karışmıyor. Modernizm eskidi. Modernizmin üstünden bir asır geçiyor. Stockholm en eski modern şehirdir belki. 

Fakat biz üç kişilik ekip olarak, ısrar ediyoruz. Müzelerin shop’larına dadanıyoruz. Antre’lerinde bir şeyler bulmaya çalışıyoruz. En azından fikir edinmeye çalışıyoruz. Kanımıza işlemiş keşfetme arzusunu son dakikaya kadar ısrarla kullanıyoruz. Zorla da olsa kahvelerinden, kurabiyelerinden, çöreklerinden tadıyoruz. Kırıntıları kuşlarla paylaşıyoruz. İhtişamlı binalar kalem kalem çiziliyor, hepsinin ardında, içinde, yanında insanlar. 

Stockholm, adalar şehri. Adadan adaya köprülerden geçiyoruz. Merkez istasyona yeniden ulaşıyoruz. Son gücümüzü metrolarında doğru yolları bulmaya adayıp son trenimize biniyoruz. Stockholm-Oslo-Trondheim uçuşumuzu tamamlıyoruz. Stockholm’de yeni tanıdığım insanlardan birinin sık sık referans verdiği Søren Kierkegaard’un dediği gibi bilgi, o bilgiyi nasıl yaşadığınla, kişisel tecrübenle ilgili. Aynı insanlar değiliz, seyahat başarıyla sona erdi.

Leave a comment

Blog at WordPress.com.

Up ↑