Filmlerdeki gibi yazmak

Takvimlerde sonbaharın sonu olsada bizim karanlık ve kasvetli günlere çoktan giriş yaptığımız, oldukça karmaşık bir çalışma düzeninin içine düştüğüm bir dönemdi. İşe gidip gelirken nereden baksan dört saati otobüste geçiriyordum. Hava zaten hep karanlık! Aslında soğuktan bahsetmek bile istemiyorum ama eksi beş-altı derecede  beş-altı saat dışarıda kalmanın da üstümde büyük bir etkisi vardı. Bir yandan da spesifik konularda sesini duyurmak isteyenlere, özgür bir oda oluşturmak için başlattığımız bir projenin en hararetli günlerini yaşıyorduk. Yapılan tartışma programından sonra tartışmanın temasına uygun bir yazı hazırlayıp gazeteye gönderiliyordu. İşte tam o hafta yazı gönderme sırası da bana gelmişti. Herşey üst üste gelmese Murphy mezarında ters döner zaten. Günün tüm stresi ve yorgunluğuyla masa başına oturuyor, bir kaç satırı bir kaç saatte not edip kalkıyordum. Beş kişilik internasyonel grubumuza kaç kez “bu sefer kesin bitecek’’ dedim bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da Norveççeyle preslenen İngilizcemle havadan sudan konuşmak bile zor gelirken yalan söylemek tam bir imtihana dönüşmüştü. Ben hık mık ettikçe yazının hazır olmadığı nihayet herkesçe malum oldu. ‘’Filmlerdeki gibi yazacağım sandın ama öyle olmadı değil mi’’ dedi gruptan Polonyalı bir arkadaş. Hiç düşünmeden “evet’’ dedim, “öyle oldu.’’ “Filmlerdeki gibi yazılmıyormuş.’’

Nasıldı ki filmlerdeki gibi yazmak? Üstü kitaplarla dolu kallavi yazı masasının etrafında sigaramla bir tur dönüp loş odaya rağmen iyi aydınlatılmış kağıtlara doğru mu yürüyecektim? Bir kısmı muntazam bir şekilde kitaplıktakı yerini almış, bir kısmı etrafa gelişi güzel konulmuş kitaplardan gelen rutubetli bir koku muydu eksik olan? Hiç bir detaya girmeden iki farklı kültürden gelen insanlar olarak “Filmlerdeki gibi yazmak’’ tabirinde hemfikir oluvermiştik. Aslında bunlardan ziyade Kendine Ait Bir Oda’ydı muhtelen mesele. Herhangi birşey yazmak için sınırı olmayan bir zaman olması gerektiğine olan inançtı. Bir bir saatler yetmezdi. Bölünemez, yekpare bir zaman ve mekan içinde yazılabilirdi. Sonra avare olmak lazımdı. Başka işi, sorumluluğu olan nasıl yazsındı ki? 

Ben yine de fotoğrafı kaliteli bir sahne buldum kendime hemen o gün. İyi dekore edilmiş, duvarları kitaplarla dolu modern bir kafede, taze demlenmiş kahvemi yudumlarken taslağını çıkarttım yazının. (Sözkonusu kafe görseldeki değil, görseldeki kafede bu yazının başlığını atmıştım sadece) Sonra o kaosun içinde bir yerlerde parça parça tamamladım yazıyı. Ama filmlerdeki gibi yazma meselesi de içime dert oldu. Hangi filmlerden etkilendiğimi düşünürken bendeki asıl imge failinin kitaplar olduğunu fark ettim.

En büyük etken de muhtemelen Yazarın Odası‘ydı. Bir arkadaşımdan hediye olarak gelmişti bu kitap. Hayatın naif yanlarını köpürtmeye değecek zamanlardaydık. The Paris Review’da yayınlanmış yazar röportajlarının derlenmesinden oluşan, Orhan Pamuk’un önsözüyle basıldığı neon harflerle belirtilen bir kitap. Hayalle gerçek arasında bir yerlere konuşlanmıştı kitaptaki diyaloglar. Borges’dan Faulkner’a, T.S. Eliot’dan Marquez’e yazarların yazıyla ilişkilerine dair  röportajlar, bir yandan birinci ağızdan duyulan gerçekliği bir yandan da ölümlü insana gerçek üstü gelecek halleri bir arada sunuyordu. 

Kendinden emin görünen, rüştünü ispatlamış, hatta yarı tanrı kıvamına gelmiş yazarların muhabire verdikleri, kah muzip kah küstah cevapları karşısında başım dönmüştü. En iyisi elimi kağıttan kalemden çekip oturup  okumaktı. Yeterince okumadan yazmak cahilceydi zaten. Ucuz roman yazarlarının yapacağı cinsten bir iş! O odaların duvarlarından kitaplar dökülene kadar kaleme dokunulmayacaktı. Büyüdüğümde sigaradan sararmış bıyıklarım olursa belki deneyebilirdim tekrar yazmayı. Ben büyüyünce Faulkner olacağım! İşi gücü bırakıp kapanabileceğin tavanı yüksek müstakil bir ev lazımdı daktilonun yanında. Yazacağın belki bir günlük, belki sağda solda başıboş gezen düşüncelerin gelişigüzel kağıda dökülmesi halbuki. Vasatı kutsamak değil aklımdan geçen; ne yaptığını bilmenin, kendini tanımanın, bir şekilde zihni ele geçirmiş imgeleri fark etmenin önemi. İnsan filmlerdeki, kitaplardaki, instgram gönderilerinde göründüğü gibi gerçeğe dökemiyor günlük hayatını. Olması gerekenlerimiz, hafızamızın bir yerlerde çektiği fotoğraflar çoğunlukla.

Bu arada Marquez işten dönüp çocuklarına yemeklerini yedirir, onlar uyuduktan sonra yazarmış. 

One thought on “Filmlerdeki gibi yazmak

Add yours

Leave a reply to SeyyahCihan Cancel reply

Blog at WordPress.com.

Up ↑