Adressiz Mekanların İmkanı

Kaç yıldır bir türlü çözemedim hangi kıyafet ne zaman giyilir bu ülkede. Mevsimler yıla değil güne bölünüyor. Hele ilkbahar ve yaz dediğimiz o süreç yok mu, mümkün değil sıcaklığı kestirmek! Sözde mevsimlik kıyafetlerimle havaalanından şehir merkezine gidene kadar çoktan perişan oldum. Mayıs ayının sonları… Ayakkabılarım topuklarımı ezmiş. Sırtımda bilgisayarımı, not defrterimi, iki tane kitabı, bir günlük seyahet için ne gerekiyorsa onları doldurduğum bir çanta var. Çoktan yaza girmiş Oslo’nun sokaklarına kendimi vurduğumda işte böyle bir vaziyetteydim. 

Geceyi şehirde geçirdim, sabah erkenden işlerimi halletmek için yola düştüm yeniden. Uçağımın kalkmasına dört saat kala, dünkü perişan vaziyete düşeceğimi bile bile yollara vurdum kendimi yine. Her köşe başında bir sürprizle karşılaşma ihtimali yorgunluk hissini alt etti her zamanki gibi.

Üşenmeden, şikayet etmeden yürüdüm de yürüdüm kendi başıma. Başımda kaç baş vardı onu şair bilir. Nihayet hem haritam hem pusulam hem biletim hem saatim olan telefonumun şarjının bitmesine bir kaç dakika kala aradığım yeri buldum: “fuglen”, yani “kuş” adlı bir mekan. Kendi çekirdeğini ithal edip kavuran, sadece Oslo ve Tokyo’da şubesi olan bir kafe. Girer girmez yorgunluğuma değdiğini düşündüm. Hızlıca etrafı süzdüm, elime yüzüme su çarptım, soğuk suyundan içtim. Duvarlarındaki posterlerine, kahve paketlerinin dizaynına baktım. Mutluydum. Yorgunluğum, ayaklarımın sızısı, gözlerimi yakan güneş Fuglen’in kapısının dışında kalmıştı. Çölümde bir vaha bulmuştum. Bir masalsa hayat, Fuglen’in kapısından girerek var olmuştum. Hikayesi olan bir mekanın parçası olmak, beni de masalda bir kahramana dönüştürmüştü. Ben artık ‘Fuglen’e gelip uçuş saatine kadar orada oturacak olan bir yabancıydım. Bu dönüşüm kimliğimi geçici bir süre için baştan inşaa etti. Okuyucu hakkımda başka hiç birşey bilmiyordu. Tek başıma olmam, olası tahmin yürütme şansını düşürüyordu. İki baristanın biri, valizini ayaklarının altına alıp bara yerleşen müşteriyle slav aksanlı ingilizcesiyle konuşuyordu. Diğer barista, kahve menüsü soruma hangi dili konuştuğunun farkına varmaksızın norveççe cevap verdi. Fakat siparişimi slav aksanlı barista hazırlamaya başlamıştı bile.  Ben de türk aksanlı ingilizcemle tatsız tuzsuz norveççem arasında geçişler yapa yapa, ikisiyle birden konuşmayı devam ettirdim. Dil, bizim için sadece bir eşyaydı artık, kahve fincanından farkı yoktu. Sadece sorular sorup cevaplar almak için vardı. Dile yüklenen bütün anlamlar demlenen kahvemin üstündeki buhar gibi havaya karışan şeffaf teorilerden ibaretti. Cam kenarında konforsuz bir sandalyeye oturdum. Konfor Fuglen’de olmaktı. Var olmaktı, varlığın içindeki halim değil. Telefonumu şarja taktım, kendimi de gölgeye bıraktım. Kahvemi getiren Slav aksanlı barista, bir de kahve çekirdeği üreticisinin hikayesini anlatan albenili bir broşür bıraktı masaya. Kıtaları birbirine bağlayan hikayeler olmasa yeryüzü un ufak olup dağılacak, okuanuslarda eriyip gidecekti belki de. 

Gelecekte insanlar otellerde yaşayacak, evlerinde değil, diye kehanette bulunan yazar küçük bir farkla gerçeği ıskalamış olabilir mi? İnsanlar kafelerde yaşayacak demeliydi belki de. 

Ben de bir kehanette bulunacağım, insanlar adresi olmayan yerlerde yaşayacak. İnsanlar zaten adresi olmayan yerlerde yaşamak istiyor. Harita üzerinde değil fantazi aleminde yeri olan yaşama alanları arıyoruz. İmkanların sınırsız olması için adreslerin silinmesi şart. Hayalindeki ev, hayalinde olduğu için güzel. İlla ki bir zemine düşüreceksen bu, bir pinterest veya instagram gönderisi olabilir. En fazla bir kafe, geçerken uğranılacak, istediğin zaman kalkıp gidebileceğin bi yer. Sana temelli ait olmayan, istediğin süre zarfında satın aldığın, ve bu sürede kimsenin seni gönderemeyeceği bir yer. Bir ülke, şehir, toplum, veya rahat bir koltuk. Benim için bu birden bire Fuglen oldu. Ben artık Fuglen’de yaşamak istiyorum! Uçağın kalkış saatine kadar burası benim evim. Adresini bilmiyorum, komşularım, etrafımdaki masalarda bana karışmadan huzur içinde yaşıyor. Kahvemin parasını ödedim, kimseye borcum yok. Hayat bana güzel! Üstelik bu kafenin bir şubesi Tokyo’da. Dünyanın bir ucunda. Şark’ta. Pastel renkli bir sokakta. Camdan dışarı baksam Tokyo’yu görecekmişim gibi. 

Hemen telefonuma sarılıyorum:

“ – Moe Hanım, bir etkinliğimiz var. İki hafta sonra. Etkinlik öncesi katılımcılarımıza kısa bir work-shop verme imkanınız olur mu? Hayır uzun bir sunuma gerek yok. Temel bilgiler paylaşmanız yeterli. Tabii insanların deneyimlemesi önemli. Herkes deneyebilecek mi bu sürede? (Denesinler ki fantazinin gerçeğe karışabileceği minik kara delikler oluşturalım.) O halde görüşmek üzere.” 

Moe Hanım, iki hafta sonra kaligrafi dersi veriyor bize. Japon kaligrafisi. Otantik, egzotik, ve daha bilmem ne -tik. Mürekkepler, kağıtlar, fırçalar yayılıyor masaya. İki tane de arkadaşı geliyor Moe’nin. Biri bitiriyor, diğeri başlıyor anlatmaya. Onlar anlatırken Moe Hanım önüne oturttuğu talebelere çizgi çekmeyi gösteriyor. İsteyen “orman” yazıyor, isteyen “kitap”. Bu defa yazı tüm teorik gerçekliğinden azade. Yazının kargacık burgacık kıvrımlardan ibaret olduğunu hatırlıyoruz. Yazmayı nasıl uydurduğumuzun resmini bir balık figürü üstünden gösteriyor bize. Camdan dışarı baksak, sanki Japon taşrasındayız. 

Uçsuz bucaksız pirinç tarlalarıyla başları göğe değen ormanlar arasında biryerlerdeyiz. Adresimiz bir damla mürekkep gibi damlıyor yere. Bir peçete ıslatıp siliyorum adresimizi yer yüzünden. Artık burası hepimizin evi. Bu yazı herkesin. Bu dil herkesin, ister konuş ister çiz. Ben kağıda “kitap” yazdım. Japonca. Kurusun diye masanın üstüne koydum. Ama kayboldu. Bulamadım. Japonca tek kelimem kayboldu. Ne ses var ne görüntü. Adresimizi sildiğimde o da araya karışmıştır belki de. Fuglenden çıktım. Önce trene bindim, sonra uçağa. Bir yerlerden bir yerlere gitmek için. Kuş misali. Evimin önüne geldiğimde şaşırdım. Ne işim vardı benim burada? Adresim sadece bir kaç çizgiden ibaret. Kahvenin üstündeki buğu kadar şeffaf. Ve bir gün herkes ıslak bir peçeteyle yere damlayan adresini silecek. Kanatlanacak sınırların üstünde. Ait olmadığı bu dünyada nafile yere aidiyet arayıp durduğunu fark ettiği o gün. 

Leave a comment

Create a free website or blog at WordPress.com.

Up ↑