Kuzey kutbunda bir şehir: Bodø

“Seyahat günlükleri” başlığı altında yazmanın güzel  tarafı bir mekana dair klişe bilgilerin dışına çıkıp izlenimleri paylaşabilmek. Ne zamandır özlemiştim böyle bir paylaşım yapmayı. Ne var ki heyecan verici, keyifli ve güzel şeyleri rutinleştirmek tüm bu güzelliklerin biraz sıradanlığa dönüşmesine de sebep oluyor. Bir de tabii türlü türlü gölgeli haberlerle geçen baharın yorgunluğu vardı havada. Hava yağmurlu mu, güneşli mi olacak diye düşünürken, gün yüzü göremeyen saksılardaki yosunları temizlerken, tohumlar bir türlü çiçeğe duramayınca marketten alınan çiçekleri ölü tohumların üstüne yerleştirirken, Temmuz kapıya dayanıverdi. E-posta kutusunda yanlışlıkla silmemek için yıldızlanan dijital biletler henüz yeni seyahatlere kapılarını açmamışken bir eski seyahatten söz etme arzusu belirdi içimde, ama nereden bahsedeceğime henüz karar verememiştim. Tam böyle bir zamanda, hac bayramının son günü, dünyanın bir ucundan dünyanın aynı ucunun biraz daha aşağısına doğru yola koyulan bir kafile yol güzergahlarında olan evimizin önünden geçerken zilimize bastı. Yola çıktıkları, yolumuzun kesiştiği noktadan bahsetme isteği doğdu bende. Sanki bulutları gökten değil de yerden biten bu tuhaf zamana uygun bir seyahat serüveniymişçesine, Bodø’den bahsetmek istedim.

Bundan 4-5 yıl önce, dünyanın en kadim şehirlerinden birinin en kadim sokaklarında avare avare dolanmış, o şehre yazılan şiirleri sokaklarının yüzüne söylemiş, düşünürlerinin, seyyahlarının isimleri verilmiş yokuşlarını arşınlamış biri olarak ‘in the middle of the nowhere’ kapsamında değerlendirilebilecek Bodø’nün havaalanına iniş yaptığımda içimde sadece umut vardı.  Burada güvendeydim, bu da bana yeterdi. Kuzey kutup dairesi içinde yer alan bu şehrin bana hissettirdiği ilk şey buydu, güvende olma. Okyanus, üstünde yürüdüğüm kara parçası, ve ensem yok oluncaya kadar kafamı arkaya eğerek ancak ucunu görebildiğim dağlar yaratılışın ilk gününden bir sahne kadar ihtişamlıydı. Bodø ve ihtişam kelimeleri yan yana gelecekse bu zaten ancak doğası üzerinden olabilir. Söz konusu şehrin kendisi olunca, bakımlı da olsa son derece mütevazi ahşap evleri, ruhsuz apartmanları, sessiz sokaklarıyla, elli bin nüfusuyla ‘sönük bir şehir’ ifadesinden fazlası abartı olacaktır. 

Gittiğim zamanı betimlemek için dört mevsimin isimlerinden birini kullanmayı yersiz buluyorum, zira mevsimler Bodø’nün hava durumu karşısında şiirlerdeki kadar soyut kavramlar. Yine de şu kadarını söylemek istiyorum, bu okyanus kıyısındaki şehre vardığım ilk gün güneşli bir eylül sabahıydı. Ağaçlar hala yemyeşildi, açık renkli bir yeşil. Ne var ki bu çiğ yeşilin önce sarının ve kızılın onlarca farklı tonuna bürünmesi, hemen ardından toprakla bütünleşmesi şaşırtıcı derecede kısa bir zamanda oldu.  Zaten Bodø’de zamana dair ne varsa hepsi şaşırtıcıydı. O güneşli eylül sabahına benzer bir kaç güneşli gün dışında hiç durmadan yağmur yağmıştı. İri taşlarla, devasa yosunlarla kaplı okyanus kıyılarına; küçük, kırmızı, ahşap tekne kabinlerine mütevekkil bir huzurla bakıyordum. Şehir merkezinde(!) camla kaplanmış bir minik çarşı vardı: Glass huset. Bu kapalı çarşının devamındaki yol ana caddeydi, bir kaç kafe, bir kaç market, eczane, hatta bir de kuaför salonu vardı. İkinci Dünya savaşında yerle bir olmuş şehrin kilisesi İskandinavya şartlarında bile sade kalıyordu. Bir kaç duvar halısından başka süslemesi yoktu. Merkez kilisenin çok da uzağında olmayan minik bir mescit vardı Bodø’de. Mısır asıllı Kanada’lı imamı temiz bir İngilizceyle cuma hutbesini verirdi. Norveç’te gördüğüm en havadar mescit olarak hatıralarımda yeri sabittir. Fakat mimari açıdan hatırlanmaya değer asıl yer ahşapla camı harmanlayan modern Norveç mimarisinin güzel bir örneği olan kütüphanesiydi, Stormen Bibliotek. O yıl Norveç’in en iyi kütüphanesi seçilmişti ki bunu fazlasıyla hak ediyor. Boydan boya camları, yüksek tavanları, çeşitli konseptlerde tasarlanmış okuma odalarıyla tam yaşam alanı sunuyordu insana. Beyaz Zenciler, Victoria gibi Norveç klasiklerinin Türkçe çevirilerini de orada bulmuştum.

 Hava her geçen gün farkedilir derecede daha erken kararıyordu. Henüz heryer kararıp kalmamışken mümkün mertebe meşhur yürüyüş yollarına çıkıyorduk. Yeni keşifler, mimari zevkler sunan, rengarenk insan kalabaklarıyla karşılaşılan şehir sokakları değildi artık. Keşif, bizim için kilometrelerce süren dağ tepe yürüyüşler olmuştu.

 Şehrin ortasında bulunan yeni ve büyük AVM’nin marketinden çıkıp insanları, en çok da göçmenleri, evine, işine, okuluna bağlayan dört otobüs hattından birinin otobüsüne bindiğimde yağmur yağmaya devam ediyordu. Otobüsün camından süzülen yağmurun arkasında görülen puslu doğaya bakıp kışı hayal etmeye çalışmam dün gibi aklımda. Yine aynı duraktan otobüse binecektim, yağmur yağmaya devam ediyor olacaktı, fakat ben puslu doğayı karanlıktan göremeyecektim. Ne var ki şaşırtıcı Bodø öngörülere açık değil. Kış hiç de hayal ettiğim gibi olmadı. İlk kar düştükten sonra bir daha hiç yağmur yağdığını hatırlamıyorum. Kar, kar, kar. Kar artık salep içmenin, Vefa’ya gitmenin bir bahanesi olmanın dışında yeni anlamlar kazanıyordu. Kar şimdilik uçsuz bucaksızlıktı, yerden kalkmadan yenisi yağdıkça zamansızlığa evrilecekti. Bu zamansızlık hissini pekiştiren bir de sessizliğini hatırlıyorum Bodø’nün. Bu güvenli limanın sessizliği tuhaf bir huzursuluğu da beraberinde getiriyordu. Sessizlik huzurdan ziyade yalnızlıkla özdeşleşmişti belki de çekirdek ailemizde, apartmanımızda, mahallemizde. Yalnızlıktaki tekinsizlik nereden geliyordu peki, neydi yalnız kalmaktaki problem? Tek başına olmak mı yoksa kendinle başbaşa kalmak mı? Kalabalıkta iyi kötü sivri yanların kayboluyordu da, yalnız kalınca ortaya mı dökülüyordu? Sessizlik, biraz kendinle başbaşa kalma tehlikesini barındırıyordu. Demek kendime şimdiki kadar tahammülüm yokmuş Bodø’deyken.

Sonbaharla kışın ortasında bir yerlerde güneş aniden kayboldu. Biliyorduk, karanlık olacaktı. Bilmek ve tecrübe etmek ne kadar da farklıymış. Kuzey ışıklarının büyüleyici renkleriyle de ilk bu şehirde tanıştım. O karanlıkta insana umut versin diye yaratılmış sanki kuzey ışıkları.

Güneşi görmüyorsun, ama başının üstünde döne döne gezen yeşil ışık demetleri var. 6 şubata kadar güneş hiç görünmedi. Sonra yatay bir ışık huzmesi olarak hergün bir kaç dakika kendini göstermeye başladı. Mayıs ayına geldiğimizde artık hiç batmıyordu. Kar da kalkmıştı, sağda solda metrelerce yükselen kar kütleleri bile erimişti. Bir kış mıydı geçirdiğimiz orada, yoksa zamansızlık ve mekansızlık içinde hareketsiz bir seyahat miydi emin değilim. Bodø soğuyla, güneşiyle, karanlığıyla, dostluklarıyla uçların yaşandığı bir yerdi. Karanlığına şaşırdığımız kadar aydınlığına şaşıracak kadar kaldım bu benim için minik, Bodø halkı için mega şehirde. Bodø bir duygu olsa umut olurdu benim için. Bir yemek olsa fırında sossuz somon.  Yıllar sonra bir Norveçliye Bodø’de bir yıla yakın yaşadığımı söylediğimde orada yapılacak yalnızca iki şey var demişti yaşamak(bo) ve ölmek (dø). Bodø bir hatıra olarak kalmalıydı, gidilen, görülen, en fazla biraz da ikamet edilen, ama geri dönülen bir yer olmalıydı, öyle de oldu.  Aslına bakarsak, neresi farklı ki insan için? Nereye sığabiliyoruz? Dünyanın kendisi uzak olan:

 ‘Dinle, bu ney neler hikâyet eder,

ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.’

Bir mayıs akşamı merkez istasyondan bindiğimiz trenle bitti Bodø  seyahatimiz. Ömür denen yolculuktan bir kesit. 

Leave a comment

Blog at WordPress.com.

Up ↑