Norveç’te 5 yıl

Dün itibariyle Norveç’te beş yılı doldurduk. Zehirli bir belirsizlik bulutunun üstümüze doğru hızla yaklaşmasıyla İstanbul’dan ayrıldık, birkaç ülke gezdikten sonra Norveç’te 7 nisanda demir attık. Yolculuk eve dönünce biten birşey, fakat rastgele vardığın bir yerin bir süre sonra ev olması durumu da bu tanıma eklenmesi gereken bir detay. Hem hiç evim yok, hem birden çok evim var. Bu durum kulağa bir ikilem, bir kararsızlık gibi gelse de, aksine bu yeni bir tanım. Geçen beş yılın beni nasıl dönüştürdüğünü düşünmek için güzel bir çıkış noktasına da kapı aralıyor ayrıca; genelde tanımlarda özelde kimlik ve aidiyette olabildiğince esnek olmak. 

Bu süreci hikaye etmek keyifli olabilir, ama bu yazıda daha ziyade sürecin öğrettiklerini ifade etmek istiyorum. 

Norveç’e geldiğimde muhatap olduğum herkesin genelde birbiriyle çok da çelişmeyen oldukça pozitif bir Norveç söylemi vardı. İnsanların başına küçücük bir olumsuz hadise geldiğinde sorun, olumsuz olayın kendisinden ziyade tüm bu pozitif söylemlere dair bir çelişki oluşmasıydı. Çelişki korkunç bir şeydi; herşey net ve ‘olması gerektiği’ gibi olmalıydı ve Norveç’te herşey mükemmeldi. Norveçli devlet yetkilileri ve Norveç’te yaşayan Türkler dışında kulak vereceğim bir mecra olmalı diye düşündüm. Norveççe bilmediğim için çok seçeneğim yoktu, ne var ki tek makul imkan aynı zamanda en sevdiğim imkandı: edebiyat. Türkçeye çevrilmiş ne kadar Norveççe eser varsa listeledim, ulaşabildiğim kadarına ulaştım. Eskiden bildiğimiz Knut Hamsun, Tarjei Vesaas gibi yazarların yanına modern edebiyata iz bırakmış Erlend Loe, Kjersti Skomsvold, Ingvar Ambjørnsen gibi yazarları ekleyerek başladım. Polisiye romanların ana vatanında olduğumu fark etmemek imkansızdı, ilk kez polisiye roman okudum. Per Petterson, Vigdis Hjorth, Dag Solstad gibi duayenlerle devam ettim. Hala devam eden bu süreç içinde yaşadığım toplumun dünyasına girmem için inanılmaz bir imkan sundu. Yalnızlık, çevre, petrol zenginliği, etik, aile içi şiddet, kadın erkek eşitliği, alkol – uyuşturucu sorunları, yakın tarihteki toplumsal dönüşümleri, ikinci dünya savaşının etkileri ve daha nice konu hakkında günlük hayatta karşılaştığım insanların söylemlerinin satır aralarını anlamak için ülkeye yeni gelmiş biri olarak bundan daha iyi bir yöntem bulamazdım heralde. Sanatın, edebiyatın bireyi, aileyi, toplumu nasıl yansıttığına, kendini ve çevresini anlamak isteyen insan için ne kadar etkili bir araç olduğuna şahitlik ettim. 

Her milletten insanla tanışmak için fırsat kollayan biri olarak elimdeki imkanın hakkını vermeye çalıştım hep. Kendimi Norveçlilerle sınırlamadım. Afgan, Çinli, Kenyalı, Polonyalı, Alman, İtalyan, Pakistanlı, Iraklı, ABD’li bir çok kişiyle tanıştım, hayata onların gözünden bakmaya, onların kültürel kodlarını yakından tanımaya çalıştım. Sanırım bu kısım Avrupa’da başıma gelen en güzel kısım. Zira başka çok az ülkede bu kadar beynelmilel bir çevre edinebilirdim. Halbuki insanların, kültürlerin, dillerin farklılığı, içinde hayati mesajlar taşıyan bir hikmet. Bu farklılığı anlamaya çalışmanın başkaları hakkında vereceği bilgiden ziyade bizzat insanın kendisini tanımasına, kendi kimliği hakkında farkındalık oluşturmasına büyük bir etkisi var. Daha üç gün önce misafirimiz olan gün görmüş bir Norveçli bundan kırk yıl önce henüz yirmi yaşında bir genç olarak Hindistan’a bir arkadaşını ziyarete gittiğinde yaşadığı şaşkınlığın Hindistan hakkında değil bizzat kendi hakkında olduğunu ifade etti. Oraya gitmeden önce kendisini bir çok ayrıcalıkla doğmuş, güçlü imkanları olan biri olarak tanımlarken orada insanların ona ‘dünyadan bihaber, cahil Avrupalı’ gözüyle baktığını, hatta yer yer bunu ifade ettiklerini görüp geri kalan hayatında işine çok yarayacak kendisine dair bir farkındalıkla ayrılmış. İnsanın kendisini; inançlarını, dinini, yaklaşımlarını, doğrularını, yanlışlarını tam anlamıyla anlamak için ne kadar da başkalarına muhtaç olduğunu öğrendim. 

Aşağı yukarı 2014-15 yıllarına kadarki frenkmeşrepliğim, sonrasında doğuya merak salmam, sonrasında bu iki büyük kutup arasında hep dengede kalmamı sağlamıştı. Norveç’e gelene kadar bu iki kutup arasındaki edebiyatın ve günlük hayatın etkileşim alanları benim için ilgi çekici bir konuydu. Ama nihayet batının modern kalesinden hem batıyı hem doğuyu görmek, hatta bunu bir parça akademik bir düzlemde yapmak da burada nasip oldu. Yine de bunu öğrendim başlığına değil Norveç’te olmam vesilesiyle adım attım parantezine alıyorum. Doğunun ve batının ruhunu sezmeye insanlarıyla tanış olmaya talibim. Önümde yürünecek uzun yol, insanların, kültürlerin birbiriyle etkileşiminde rol alan faktörleri incelemek ve bu etkileşimleri daha sağlıklı kılmak için çabalamakla geçecek gibi duruyor ve şimdilik bu durumdan oldukça memnunum. 

Son olarak bir nehrin kıyısında esir düşmek, boğulmak, veya nimetlere gark olmak arasında fiziki hiç bir sınır yok bu dünyada. Hepsi farklı, hepsi bir. Hadiseler farklı da olsa olan bitenin bir imtihandan ibaret olması onları tek başlık altında topluyor. Önemli olan insanın olaylar karşısında gösterdiği tutum, insanın olup bitenden ders alırken olayların etkisine kapılıp gitmeden hayata devam edebilmesi. Hayat iyi kötü bilinmezliklerle dolu ve düşündüğümüzden çok hızlı geçiyor. Önümüzde kalan günler de hızla geçip gidecek. Dört yıldır iki asır önce inşaa edilmiş bir çiftliğin küçük bir bölümünde yaşıyorum. Çiftliği inşaa eden çiftin düğün fotoğrafları var bir duvarda, hemen yanında çocuklarının, hemen yanında da onların çocuklarının fotoğrafı. Üç tane siyah beyaz, altın varaklı çerçevede fotoğraf. Bahçedeki yan yana iki armut ağacının bölgenin en eski armut ağaçları olduğu söyleniyor, kim bilir kaç yıldır her bahar çiçek açıyorlar. Kim bilir kimler yedi meyvelerinden bugüne kadar. O ağacı diken, bu çiftliği çatan belki de benim doğduğum ülkenin adını bile bilmiyordu. Altında gölgelenip gittiler. O siyah beyaz fotoğraflar bana hep kendi yerimi hatırlatır, gölgelenip gidilecek bir dünyaya ancak hak ettiği değeri vermeli. 

Leave a comment

Create a free website or blog at WordPress.com.

Up ↑