Rüya Tabiri

Yüzlerce sayfadan olsuşan, kelimelerin saman sayfalara klasik daktilolardaki gibi monospace fontla basıldığı, mat yeşil renkli sert cildinde altın yaldızlı Kenz ül Menam başlığı parlayan, tabiri caizse tuğla gibi bir kitap; Rüya tabirleri. Annem, Arnavut  komşusu taşınırken apartmanın girişine bıraktığı kitapların arasında bulmuş. Hemen sahiplenmiş. Benim hatırladığım hali sert cildinden kopmuş, bazı sayfaları eksik, bazı sayfalarında ablamla çizdiğimiz çöp adamların el ele gezindiği, bazılarında tostos arabalara binip sessizce bekledikleri bir kitap. Hiç olmazsa haftada üç kere ortaya çıkar, annemin, teyzemin veya biz çocukların anlattığı bir rüyayanın anahtar kelimesi seçilir, o kelime alfabetik sırayala giden tabirler arasında bulunmaya çalışılırdı. Bazen de akşam oturmasına gelmiş bir akrabanın ‘Hayr olsun’ diyerek anlatmaya başladığı bir rüya dinlenir, misafir gittikten sonra evde oluşan sessizliği delmek için Kenzül menam’a başvurulurdu. Diyelim ki rüyada kar yağdığını gördün. Kar kelimesi bulunurdu ama iş orada bitmezdi. Rüyadaki mevsim, içinde bulunduğun mevsim, havanın soğuk olup olmaması tabiri etkilerdi. Rüyayı günün hangi saatinde, uykunun hangi evresinde gördüğün de rüya tabirini değiştiren faktörler arasındaydı. Bir de tabii farklı rivayetler birbirinin ardına sıralanırdı, içlerinden içine sinen birini seçerdin. Bu rivayetlerin ravisi ve hangi eserinde yer aldığı da özenle belirtilirdi. Tabirler zaman zaman birbiriyle çelişseler de alternatif rivayetlerden memnunduk. Rüya anlatmak, tabir etmek bir yana aklıma düşen gördüğümüz, dinlediğimiz rüyaların canlılığı, hayatın içindeki yeri. “Benim rüyaların saçmalık seviyesi” diye bir ifade henüz dolaşıma girmemişti o zamanlar. Rüyalar mı saçma değildi, saçmalık algımız mı farklıydı yoksa teknolojinin görsel dünyada yer ettiği alanın artması rüyalarımızın içeriğini mi değiştirdi?

Sanıyorum iki basamaklı bir süreç yaşadık. Birincisi teknolojiyle ilintili. Bizim çocukluğumuzda televizyonun günlük hayattaki rolü çok büyüktü. Muhtemelen televizyona da ulaşmamış kuşakların rüya algısı ve içeriği bizimkinden de farklıdır. Ama nihayetinde bugünkü kadar görsel dünyamızın içinde değildi. Pazartesi günleri telefonun gönderdiği haftalık ekran kullanım süresi grafiği her seferinde şaşırtıyor beni. Bir gün boyunca bunca saat ekrana bakmış olduğum gerçeği rapor olarak önüme düşmese inanmam. Bugün ekran ışığına maruz kalmanın uyku ve rüyayı etkilediği bilimsel bir gerçek olarak kabul ediliyor. Konuyla ilgili çeşitli araştırmalar ara ara sosyal medyada da gündeme geliyor. Benim ilgimi çeken değişim ise ekran süresinden ziyade sosyal bilimlerle olan ilişkimiz. Nasıl oldu da hepimiz bir anda Freudçu olduk? Rüya nedir ne değildiri ne ara nasıl öğrendik? Bu öğrendiklerimiz ne kadar içselleştirdik? Rüyaların psikolojik gerçeğine öylesine bağlıyız ki bir anlamı olabileceği bir çoğumuzun aklından bile geçmiyor. Çünkü biliyoruz! Tıpkı yıldırımların tanrıların birbirleriyle kavgası esnasında hiddetlenip birbirlerine fırlattıkları ışıklar olmadığını bildiğimiz gibi! Ben iddialı pozitivist söylemlere karşı her zaman temkinli olmayı tercih ederim, malum. Elalemin tanrsını kızdırmanın bir anlamı yok. 

Tam bu rüya tabiri mevzusunu düşündüğüm hafta elime aldığım kitapta uzun uzun rüyanın klasik batı toplumuyla Kuzey Rusya yerlileri arasındaki algılanış farkının anlatılması ne güzel bir tesadüf ! Nastassja Martin isimli Fransız antropolog Vahşi Hayvanlara İnanmak adlı kitabında yerli halkların sosyal hayatını incelemek için ormanda yaşarken ayı saldırısına uğramasını hikaye etmiş. Hali hazırda sıra dışı olan hikayenin gerçeğe dayanıyor olması kitabı daha da çarpıcı kılıyor. Nekahet dönemi ve sonrasındaki tefekkürle geçen uzun günlerin kırıntıları bile insana çok emin olduğu gerçekleri bir kere daha sorgulatıyor. Rüyanın hakikati de bir çok başka konuda olduğu gibi insanoğlu tarafından bilerek veya bilmeyerek perdeleniyor. Zannediyorum gerçekleri bulmaya çalışırken bizzat gerçeği manipüle etmek sözüm ona ilkel insanla sözüm ona çağdaş insanın ortak kaderi. Rüya hakkında bilgi sahibi oldukça (ve muhtemelen bu bilgilere inandıkça) gördüğümüz rüyalar değişiyor, rüyaları algılama biçimimiz de. Zaman zaman bir adım hatta belki daha fazla geriye çekilip insan olarak dünyayla ve gerçekle olan ilişkimizi sorgulamak lazım. Bilgiyi düşünceyi derinleştirmek için malzeme yapmak yerine önkabul üretim mekanizması haline getirmek doğru mu? Her ne kadar bir antropolog gibi gidip bir yerli halkın çadırında günler geçiremesek de kendi rutinlerimize dışarıdan bakmanın yollarını bulmak lazım. Belki bununla da yetinmeyip yeni perspektivlerle bu süreci geliştirmenin yolları aranmalı, hayata, hakikate başka noktalardan bakan insanlarla bir araya gelinmeli. Martin de rüyaları ilk olarak bir antropolog gibi incelerken zamanla fikrini değiştiriyor. “Fakat herşey Icha’daki yanardağın altındaki Evenlerin yanına geldiğimde değişti, daha doğrusu şiddetlendi, yoğunlaştı. Sürekli rüya görmeye başladım. Daria bunu hiç garipsemedi…Rüya görmek için yerinden çıkmak gerekir demişti bana bir gün. Bu yüzden evimde uzun süre kalamıyorum diye devam etmişti…Başta peki o zaman demiştim, tüm bunlar rüyalara uygulanan animizm, ruhların geçirgenliği, ontolojilerin birbirine karışması, dünyalar arası diyaloglar,…ve kim bilir daha neler hakkında güzel bir yazı konusu olabilir. İçsel çalkantılarımın gerçek anlamda benim dışıma çıkmayacağını düşünmek ne büyük küstahlıkmış!”

Leave a comment

Create a free website or blog at WordPress.com.

Up ↑