“Sen zaten uzaktasın” cümlesini karşıma koydum. İnce belli bardakta birer çay var önümüzde. O kadar çok duydum ve aklımdan geçirdim ki bu cümleyi, o artık müşahhas bir varlık. Akşam, soğuk. Dışarıda kar var. Bu soğukta sıcacık evde olmak başta olmak üzere katman katman utançların arasındayız. “Ne demek istiyorsun?” diyorum, kafam karışık. Sen de uzakta mı olmak isterdin, benim halihazırda uzakta olmamdan mı bahsediyorsun, yoksa başka anlamlar mı arayalım sesinde?
Pamuk ipliğine bağlı günlük ruh halimiz bu defa kolektif bir acıyla sarsılıyor. Hep duyguları önceleyen zihnim her zamanki gibi bir yandan da canla başla analizlerle kurtarmaya çalışıyor paçayı. Adını koymaya çalışıyorum, ölüm acısı. Saatler geçiyor, çaresizlik. Günler bu defa birbirini kovalamıyor, her an bir hayat demek. Yine de zaman değirmeninden kim kurtarabilir ki kendini, günler de yenik düşüyor; öfke. Burada duralım, zamana rağmen öfkeyi ilk okulda cümlelere yaptığımız gibi ögelerine ayıralım. Parçalayalım bakalım ne çıkacak açığa. Ölüm acısı, yas, yitip giden anılar öfke enkazının altında. Öfke duyuyorum, yılgın, insanı hareketsiz bırakan bir öfke. Adaletsizliğe, yalana, aptallığa, haksızlık yapılmasına, haksızlığa ses çıkartılmamasına, susulmasına, kandırılmaya öfke duyuyorum. “Ama sen zaten uzaktasın”daki uzaktalığa öfke duyuyorum, bu uzaklığı seçmemişliğe, yakında olma hakkım gasp edilmişken şimdi de yas tutma arzumu elimden çekiştirenleri görmeye dayanamıyorum. Ölüm acısını arıyorum, bulup çıkartmak istiyorum duygu enkazından. Salt üzülmek istiyorum. İnsan gibi üzülmek. İnsan gibi olsunlar, üzülene saygı duyulsun istiyorum. Tek bağrış çağrış hayatta kalmaya dair olsun bugün. Ama öyle olmuyor. Kopartılan suni gürültüler kadim ağıtları asırlık tarihi eserleri yıkan deprem gibi ezip geçiyor. Gelen mesajlarda birbibirini tekrar eden “Ailen iyi mi?” sorusu boşlukta sallanıyor. Benim de başkalarına sorduğum aynı soru bağlamından kopuk, amaçsız.
Öfke felcini yenmenin yolunu arıyorum. Hareketsizliğin ilacı hareket tabii ki. Dünyanın dört bir yanından insanlar harekete geçiyor, akın akın yardım eli uzatıyor. Sel gibi büyüyen iyilikte bir damla olmak, akıp gidip bir ateşe ulaşacak yollar bulmak gibisi var mı? İnsanları bölüp parçaladığımız bütün söylemler bir süreliğine de olsa unutulacak sanıyoruz. Eşyaya dair ne varsa un ufak parçalanıp gittiği bu günlerde kutuplaşma zehrinin kristal şişeleri de parçalanır gider umuduyla bekliyoruz. Öyle olmuyor. Fiziki mahallelerin sınırları yıkılsa da zihinsel mahalleler yerli yerinde.

Günler günlere ulanıyor. Bir acıya alışmadan, bir başka acı çalıyor kapıyı, sonra bir başkası. Herkesin içinde katmer katmer açılan acıların bendeki taç yaprakları uzaklık oluyor. Uzaklıktaki adaletsizlik, çiçeğimi toprağa bağlıyor, besliyor, büyütüyor. Adaletsizliğe kör kalınmasına isyan edenlerin, adaletsizlik içinde de adaletsizlik olduğu gerçeğine kör kalması bir bekçi gibi enkazının önüne dikiliyor. Ben yasımı istiyorum. Her acıda uzakta olmanın boğazda bir düğüm oluşunu bilmem kaçıncı kez yeniden yaşıyorum. ‘Zaten uzakta’ olduğum için mesafeleri de eşyanın hayali varlığına dahil etmeyi öğrenmiş olamaz mıyım peki?
Hakikati arıyorsun, adalet istiyorsun. Belki de soyut bir kavram değildir, abidevi bir heykel gibi karşımızda dikiliyordur hakikat. Adalet ölçekli süzgeçlerin birinden birine hakikatin takılıp kalacağını biliyorum, bekliyorum. Birinden birinde zuhur edecek. Çünkü adalet hakikatin ta kendisi. Günün birinde hiç beklemediğimiz saksılarda salkım saçak çiçekler açacak. İnanıyorum ve yürüyorum. Biliyorum, yürümeye devam ediyorum. Yine de bu süreçte yasımı sadece yas olarak muhafaza etmek istiyorum. Çünkü “kayıp gözün yeri boş kalır’’.

Leave a comment