Henüz zaman yoktu. Herkes yan yana dizilmişti, herkes karşı karşıya gelmişti, herkes şöyle bir dolaşıp gelmişti, herkes aklıyla tanışmış hatta biraz akıl yürütmüştü, herkes ruhunu biliyordu, herkes nefsini tanıyordu, herkes kimden gelip kime gittiği noktasında hem fikirdi, herkesin bir tane fikri vardı zaten, herkes aynı cevabı vermişti ‘evet’. Tüm bunlar önce sonra sıralaması olmadan olmuştu, çünkü dediğim gibi henüz zaman yoktu. “Evet” denilen günden bahsediyoum ‘kalu bela’dan. Sonra mekanla, zamanla ve kaygıyla tanıştık. İsimleri, sıfatları, zarfları öğrendik. Bizden önce olanları duyduk, bizden sonra olacaklara pek kulak asmadık. Mekana ve zamana dair bilgilerimiz arttıkça kaygılarımız da arttı. Kaygılarımız arttıkça unutkanlık başladı. Unuttuk. Yeryüzünde debelenen kaygılı ve unutkan varlıklar olup çıktık.
5N 1K ‘sını koşarken yolda düşürmüş bir avuç insan koştukça koşuyor. Öyle bir toz kaldırıyorlar ki artlarından, geride kalan, başka yöne giden, durup haritasını inceleyen kim varsa o tozun içinde görünmez oluyor. Neredeyse panikleyecekler maratona katılmadıkları için. Kimisinin içine bir huzursuzluk süzülüyor, arkada kaldığı için. Evet, arka, çünkü artık mekan var. Geç kaldığını düşünenler çıkıyor, çünkü zaman var. Fakat iki zümre var ki bunlar asla o bir avuç 5N 1K’sız koşucunun rüzgarına kapılmıyor. Bunlar Sanatçılar ve Dervişler.
Sanki bu iki zümrenin de hafızasının bir köşesinde ‘evet günü’ne dair kırıntılar canlıymışçasına bu dünyaya ait ölümlü olan ne varsa ellerinin tersiyle itebiliyorlar. Ve bu terk gönüllerinde bir burukluk oluşturmuyor çünkü gönülleri manaya dair lezzetlerin keyfini çıkarmakla meşgul. Madde ancak manayla buluşursa bir şey ifade ediyor. Bilmek, anlamak, uygulamak ortak bir süreç ikisi için de. Zamanın ne olduğunun farkındalar. Zaman ellerinde eğilip bükülen, ileri alınıp geri çevrilen, genişletilip daraltılan, yoğurulup şekillendirilen bir şey.

Sanatçılar da dervişler de uzun ince bir yola düşüyor, türlü türlü mertebeleri aşıyorlar. İnsan kelamı sonbaharda dökülen yapraklar gibi kuruyor, çürüyor, akıp gidiyor.Yüksek bir gayeye hizmet etmeyen hiçbir kelimenin kıymeti yok onlar için. Diğer taraftan bir anahtar gibi insanın ruhuna süzülen kelimeleri vird yapıyorlar, yazıyor, ciltliyorlar, hıfz ediyorlar.
Bazen abartıyorlar, bazen hata yapıyorlar, bazen suç işliyorlar, sık sık pişman oluyorlar ama asla ‘düzenin adamı’ olmuyorlar. Herkesin gittiği ana yollar yerine dağ bayır dolanıp duruyorlar. Kestirmelere sapmıyorlar, uzun dolambaçlı yollardan kaybolma pahasına gidip gün görmemiş güzellikleri bulup çıkartıyorlar. Dervişler ve Sanatçılar rüyada olmanın şuuruyla yaşıyorlar. Derin bir uykudayken hiç uyumayacakmış gibi bir vehme kapılanların kuruntularını paylaşmıyorlar, bu kuruntuları kendilerine malzeme yapıyorlar. Mış gibi bir hayatı -mış gibi yapmadan geçiriyorlar.
Biz ölümlüler gibi onlar da, öleceklerinin farkındalar. Ama yok olmak yok onlar için. Sağlıkla nefes alabildekleri her anın hakkını ölümsüzlük için veriyorlar. Sonradan bulduğumuz ne olduğu hakkında hem fikir olamadığımız zamanı ölümlü metalara sahip olmak için kullanmayı zül sayıyorlar. Muhtemelen dünya hırsına kapılan insanları küçümsemiyor, acıyorlar. Tam da bu noktada bu iki zümre kenetleniyor, bu iki zümreye ait bir önemli nokta daha zuhur ediyor. Diğer insanlara olan acımaları, kendilerini ölümlülükten kurtarma çabası, var olma biçimleri onları diğer insanlara bir mesaj ulaştırma zorunluluğuna itiyor. Uyan ey gözlerim… Dervişler dua ile yapıp ettikleriyle, sanatçılar eserleriyle bize bir mesaj iletme kaygısında. Bize elmas sandığımız şeylerin cam parçası olduğunu haykırıyorlar. Evet neyin cam neyin elmas olduğu konusunda hem fikir değiller her zaman. Ne var ki ikisi de ölümlü olanın yalnızca bir yanılsamadan ibaret olduğunun farkında, ikisi de insanın insanlığının ölümlü olamayacak kadar kıymetli olduğunun farkında. Ne yapılsa bu iki zümreyi durduramıyor, susturamıyor, ikna edemiyor. Dervişler ve sanatçılar, koşup duranların rüzgarına kapılmıyor, tozu dumana katmalarına aldırış etmiyor.

Leave a comment