İnsanın ilk aklına gelen hava sıcaklığı oluyor İskandinavya’dan ayrılırken. Burada kaç derece orada kaç derece. Sonra gün uzunluğu. İnce yağmurluklarla, kaşe montlarla geçirilebilecek bir kış düşüncesi ilk başta diğer tüm heyecanları bastırıyor. Yolculuk için kitap seçmek zor olmuyor bu defa. İtalyan edebiyatından kitaplığımda kış için ayırdığım kitaplardan biri ismiyle yola çıkmaya benden önce hazırlanmış gibi, tereddüte yer bırakmıyor. Bir kış gecesi eğer bir yolcu çantanın bilgisayar gözüne yerleşiyor. Sonra yol telaşı başlıyor. Mecaz içermeyen bir telaş bu, çünkü kuzey kutupların eteklerinden sıcak denizlerde tatil köyü dışında bir noktaya gitmek için rotanızı çizmek başlı başına telaşlı bir iş. Biz eski Sovyet ülkeleri üzerinden bir yol buluyoruz. Dura kalka yarım günlük bir yolculukla Roma’ya ulaşıyoruz. Klişe deyişle her yolun kendisine çıktığı Roma’ya. Uçaktan iner inmez ilk keyifli an akşam serinliği, çünkü yine kelimenin tam anlamıyla özlenenler arasında serinlik. Soğuk kelimesi o kadar kifayetsiz ki günlük tecrübelerimizde, kış gecesi serinlik kelimesini kullanmanın verdiği hazzı uzattıkça uzatıyorum. Sırada otobüs, metro aktarması var. Hava kararmış olsa da görmeye alıştığımız gri kuzey filtresi yerini sıcak, rutubetli bir filtreye bırakıyor. İnsanlar, kokular, kıyafetler, sesler rengarenk. Eşyalarımızı otele bırakıp kendimizi hemen dışarı atıyoruz.

Akşam vakti kalabalıklar içinde dışarıda olmak, çok tanıdık ama çok uzakta kalmış bir dostla karşılaşmaktan farklı değil. Evet evet, burada başımıza gelecek olan şeyi seziyoruz, eski bir dostun kendisi olmasa da, kardeşiyle buluşmaya gelmişiz farkında olmadan. Her sokağı İstanbul’la, her anı bir anıyla kıyaslıyoruz. Aslına bakarsak ılık bir kış akşamını gürültülü bir şekilde karşılayan her Akdeniz şehri kadar birbirine benziyor ancak İstanbul’a. Başına imparatorluk gelmiş, modernleşme görmüş her şehir kadar ortak noktası var. Ama olsun, hayat böyle anları abarttıkça güzel.

Bir kaç köşe başı dönüp, kamyonette albenili meyvelerini sergileyen manavı geçince aniden karşımıza büyük bir kalabalık çıkıyor. Şu meşhur çeşmenin etrafını saran meşhur kalabalık bu. Adeta vardiyayla çalışırmış gibi sürekli orada olan yerli yabancı turistler çeşmeyi yarım daire olacak şekilde sarmış. İnsanların çeşmenin sesine karışan uğultusu hayat vaadediyor. Tam olarak nerede ne şekilde özdeşleştirdim hayatı kalabalıklarla veya sokakla, hatırlamıyorum. Çocukken akşamları pencereden kafamı çıkarıp sola çevirince tramvay yolu ve arkasındaki kalabalık caddeyi görebilirdim. Herkes oradaydı. Bizim evin ışıkları çoktan sönmüş olsa bile biraz ötede hayat tüm hızıyla devam ediyordu. Şimdi sokağın diğer yanındayım, tramvay yolunun arkasındaki kalabalık caddede. Bir de üstüne bugünden, eksi yirmi derecelerde geçirilmiş, karanlıktan gözünü açamadığın bir aralık ayı ekleyince yolun diğer yanına geçmek daha çok anlam kazanıyor.

Günlerce yürüyoruz. Aynı şehrin içinde kağıttan haritarı elimize alıp, mermerlere kazınmış sokak isimlerini takip ederek, binaların kenarlarından sarkan barok süslemelere, terracotta renkli duvarları sarmış solgun sarmaşıklara, fötr şapkalı, kadife ceketli amcalara, zarif kürkleri, işlemeli çizmeleriyle teyzelere, trafik kurallarına uymamanın en uyumlu halini keşfetmiş şoförlere, daracık sokakların birinden çıkıp diğerine giren minik arabalara, elbette rengarenk motosikletlere, aklımızdaki bir adrese giderken aniden karşımıza çıkan meşhur heykellere, mabetlere, türlü mimari yapılara keyifle bakarak yürüyoruz. Arada karşımıza çıkan şehir parklarında oturup yeşil renkli kuşların ötüşünü dinlemeyi, turunç meyvelerinin sıcaklığında gözlerimizi dinlendirmeyi, bir park çalgıcısının nağmelerinde soluklanmayı da ihmal etmiyoruz. Bir yandan yeni şeyler deneyimlerken bir yandan rutinler oluşturmak, sanki hep o şehirdeymişsin gibi hissetmek de ayrı bir zevk. Aynı kafeye birden fazla girmek, aynı pideden iki kere almak burası bizim kafe, şurası da bizim fırın demek için yeterli değil mi zaten? Akşamları otele dönünce Meloni’nin uzun konuşmalar yaptığı, protestocuların polisle karşı karşıya kaldığı haberleri izlemek, üstüne de İtalyan dizisi açmak birden paralel bir evrende paralel bir hayatı uydurmak, hayatı aynada eğip bükmek gibi geliyor.

Ortaokulda vatandaşlık bilgisi dersi kitabından bildiğimiz Atina Okulu eserini, sanat kelimesini cümle içinde kullanmamış olanların bile bir şekilde karşılaştığı Adem’in yaratılışı resmini, ‘dur şurda bir soluklanır su alırız’ diye girdiğimiz yerde Roma’da o günlerde en çok konuşulan postmodern sergiyi gördükten sonra gezinin ruhuyla birazcık oynama hakkımız var tabii. Tarihten kaçıyoruz, çünkü o meşhur şiirdeki gibi kristalleşen zamanın içindeyiz. Meydanların meydanlara açılması gibi katmer katmer zaman. Ve o meydanları süsleyen heykeller kafir bir paganken dindar bir hristiyan oluveriyor; klasikken romantikleşiyor, durup dururken modern bir anlayış benimsiyor. Zaferle güç sarhoşluğu arasındaki çizginin üst üste binen taşlarla çizildiği aşılmış haddlerin etrafında gezinip duruyoruz.
Yorulup acıkınca kendimizi bir esnaf lokantasına atıp anılarımızda ağız sulanması, diş kamaşması, çene gerilmesi olarak daha o anda yerini alan pizzalarımızı yiyoruz. Daracık sokaklardan, dünyanın altıncı gününden beri oradaymış gibi duran sütunlara yer açan meydanlardan ilerleyip dünyanın o son gününde artık hiçbir şeyi umursamadığını göstermek için giyilebilecek kıyafetlerin sergilendiği ışıltılı vitrinlerin önünden geçiyoruz.

Mozoleler, tapınaklar, merdivenler, köprüler, sütunlar, heykeller, kaldırımlar…taştan bir şehir. Bu kadar taştan bir şehir nasıl tıpkı bir insan gibi muhatabına eğilip, göz göze gelebiliyor, Latince bir şeyler fısıldıyor, İtalyanca gülüp eğleniyor, seninle konuşuyor, nasıl? Her bir taşın üstünde uzun uzun gezen, kıran, vuran, okşayan eller geliyor gözümün önüne. Şehirde ne varsa baştan sona kelimelerle inşaa edilmiş olduğunu fark ediyorum. Hatta inşaa edilmemiş de yazılmış gibi. Yazılmamış da konuşulmuş gibi. ‘Önce söz vardı’daki ‘söz’ gibi Roma. Bir sabah erkenden elimizde valizler, bir trene binip ayrılıyoruz Roma’dan. Çantamdan hemen Bir kış gecesi eğer bir yolcu kitabını çıkartıyorum.



Leave a comment