Lviv

şehirden geriye kalanlar, bir kitabın arasında buraya kadar benimle gelmiş

Lviv’e dair bir yazı yazacağım. Aklıma daha önce mekan belirtmeden paylaştığım bir Lviv fotoğrafı geliyor, bakmak istiyorum. 2020’nin nisan ayında yaptığım paylaşımın altına şöyle yazmışım: “Olup bitenler, bitmeyenler, olmuş gibi görünenler… tercihler, sonuçlar, reklamlar. Bu fotoğrafı ben çektim. Haritalar üzerinde var olan bir yer yani. İntikam cinayetlerini, iktidarı, kapitali, hayalleri ve kırılma noktasını, uzun süren kışı ve akabinde gelen baharı, reaksiyoner tepkiler veren kitleleri, geçmişte yaşan-mamışları, gelecekte yaşan-mayacakları, hırsızları, yolsuzları, doğruluğa uzanan yolları okumak için elime bir kitap alıyorum: Kurmaca bir kitap.(…)’’ Zaten bildiğimiz bir şey değil mi, insan aslında düşündüğünüz kadar karmaşık bir mahluk değil. Üç beş duygunun esiri üç beş duygunun hakimi. 

Lviv’e iki kez gittim. Biri nisan sonu mayıs başı gibiydi, diğeri kasım sonu aralık başı gibiydi. Tam tarih vermenin kime ne faydası var? Dün okuduğum kitapta yazar şöyle diyordu: “Zaten düzen, tarih niye var ki? Yaşam insanın kafasında renklere ve yorucu detaylara göre düzenlenir.”  Sıcak yeşil veya donuk beyaz günlerdi diyelim o zaman. Henüz savaş çıkmamıştı. İnsanlar savaşı anlamaya çalışmamış, taraf tutmamış, analizler henüz yapılmamış, savaşın varlığına alışılmamış, ve ölüm sayısının artışına ters orantılı olacak şekilde savşa dair kullanılan sözcük sayısı azalmamıştı. Fakat vardı o zaman da bir huzursuzluk. “Avrupa birliği yanlılarıyla Rusya yanlıları arasındaki bir gerilim” olarak duymuştuk o dönem. 

Lviv’in her güzel şehir gibi eklektik bir yapısı vardı. Her gelenin talan etmediği zamanlardan kalma. Kendi kültürünün damgasını sahip olduğu sokaklara vurma yarışındaki muktedirler kesenin ağzını açmıştı. Ne de olsa böbürlenebilecekleri bir kültürleri vardı. Her kapı kenarı, her pencere pervazı ince ince oyulmuş, her sokak girişine, her köşe başına büyük küçük bir heykel dikilmişti. Hiç bir taş parçası yoktu ki yerine ölçüp tartmadan konulmuş olsun. Dükkanların vitrinlerini sıcak renklerle işlenmiş beyaz gömlekler süslüyordu. Yüzyıllardan oluşmuş katmanlarla sarılmıştı şehir. Her katman başka bir çağı vaadediyordu. Akşam olup sokak lambaları yanınca daha da ortaya çıkan bir yüzyıllar karmaşası. 

Sıcak yeşil günlerde de donuk beyaz günlerde de sokaklarda çeşit çeşit satıcılar sergilerini yazıyordu yerlere. Slav dillerinde kitaplar, ikinci el ıvır zıvır eşyalar, sebzeler satanlar vardı. Hatta küçük bir sandık üstünde et satan yaşlı bir köylü teyzeye bile rastlamıştım. Lviv’liler dindar bir halktı. Gün içindeki ayinlerde bile kiliseler dolup dolup boşalıyordu. Bıyıkları sigaradan sararmış taksicilerin sürdüğü yoğun anason kokulu taksilerin dikiz aynalarına varıncaya kadar her yerde Meryem ana – Isa tasvirleriyle karşılaşmak mümkündü. Paskalya için yapılan yüzlerce farklı formda mumlara hemen her yerde rastlamak mümkündü. Donuk beyaz günlerde buz tutmuş sokaklarda kapalı bir yere giren kadınlar örgü şapkalarını başlarından çıkartırken bir yandan da çantalarından taraklarını bulup hemen saçlarını taramaya koyuluyorlardı. 

Muhteşem opera binası, devasa ortodoks kiliseleri, sallana sallana giden tramvayları, balıklı börekleri, fantastik bir binada el yapımı çikolatalar satan çikolatacısı; asırları, türlü türlü milletleri, ihtişamı ve acizliği bir araya getiren sokakları ile içinde kaybolmaya değen küçük bir şehirdi. 

Lviv’deki enteresan turistik noktalardan birisi de Lviv mezarlığıydı. Bir mezarlığın meşhur olması sadece bir mezarlığın meşhur olması anlamına gelebilir ttabii. Şehirde taşların oluşturduğu atmosferi mezarlıkta da estirerek ölülere bir tür tanıdık mekan armağan etmek istenmiş de olabilir. Bir yanım tut şu dilini dese de zihnim toplu mezar görüntüleriyle yan yana getiriyor o turistlerin gezmeye geldiği mezarı. Her taşın altındaki hakikati görmek isteyen yanımla bazı şeyleri olduğu gibi bırakmak lazım diyen tarafım Lviv’de beraber geziyor. Fakat savaş patlak verdiğinde, insanlar yollara düştüğünde, evler insanların başlarına yıkıldığında çok kararlı davrandım. Sadece üzüleceğim dedim. O insanlar adına, insanlık adına sadece üzüleceğim. Derin politik analizlerin, savaşın sebeplerinin, olası sonuçlarının, bölgenin tarihi ve coğrafi yapısının benim için hiçbir önemi yoktu. İnsan neyle yaşar? sorusu kadardı herşey. Savaşların sebebini kaç bin yıllık insanlık tarihindeki onca tecrübeden sonra gerçekten oturup konuşmaya gerek var mıydı? O gezdiğim sokaklardaki panik görüntülerine derinden üzüldüm. Kiliselerden saklamak için çıkarılan ikonaları, sokaklardaki heykelleri korumak için naifçe sarılan battaniyeleri gördükçe üzüldüm. 
Artık çok bilenlerin değil çok üzülenlerin, çok tespitte bulunanların değil çok dert edinenlerin, çok bilmişlerin değil çok duyarlıların çağı gelmeli. Üzüntüden öğrenmek, derdi çözmek için tespitte bulunmak, duyarlı olduğu için bilmek istemek… gidişatın yönü bu olmalı değil mi? İnsan düşündüğümüz kadar karmaşık olsaydı bugün savaş olmazdı. Tiranlık olmazdı. Tarafgirlik olmazdı. İnsan düşündüğümüzden daha basit. Tüm o işlemeler, süslemeler, estetik arayışlar, karmaşıklığımızın değil basitliğimizin delili. Ölümsüz eserler, romanlarda karşımıza çıkan antik masallar hep bu basitliğimizden. Evet belki bu basitliği algılama ve yansıtma şeklimiz farklı. Yine de Shakespeare’in de Rumi’nin de anlattığı şey ne kadar basit olduğumuz değil mi? Bu basitlik değersizlik anlamını barındırmıyor. Karmaşığın zıddı olan basitlikten bahsediyorum. Her detayın hafızaya kazınması ile sonsuz unutkanlığımız arasındaki bağ Lviv’deki süslemelerde açık seçik sergideydi bir zamanlar. Görme fırsatını yakalayanlar için. 

One thought on “Lviv

Add yours

Leave a comment

Blog at WordPress.com.

Up ↑