
Sıradan olanın büyüleyiciliği, ihtişamlı, tantanalı şeylere benzemiyor. Çok daha derin çok daha sarsıcı oluyor. En tekdüze, en sıkıcı insanın hikayesindeki durağanlık bile büyüteçle bakıldığında çarpıcı bir etki bırakabiliyor. Ya eşya, o farklı mı sanki? “Dili olsa da derler’’, dinlemeyi bilene neyin dili yok ki?
En sıkıcı hatıralarım muhtemelen bayram ziyaretleridir. Yılda en az iki defa kapı kapı dolaştığımız o yaşlı evlerinde belki saatlerce hiç konuşmadan etrafı izlemek zorunda kalırdım. Üstüne bir de ev havasızsa zihnim hafiften uyuşurdu. Küçük detaylara takılıp bütüne dair kontrolü kaybederdim. Bazen eski, köhne bir İstanbul apartmanında gözlerim sehpaların lükens ayaklarında, kir göstermesin diye kir renginde tasarlanmış kadife koltuk kaplamalarında, evi açsın derken soba isinden çizgilere yatak olmuş su yeşili duvarlarda, üstüne cami işlenmiş etaminden bir çerçevede; namaz saatlerinin, günün yemeğinin, bir kız bir erkek isminin, tarihte o gün olanların yazılı olduğu takvim defterini duvarda tutan irice bir gül resmi basılmış takvim kartonunda, ev sahibin yaşına göre limon ya da tütün kolonyasını taşıyan köşe sehpasında gezinir dururdu. Bazen bir köy evinde geçerdi olay, köşede yer yatağında yatan, çoktan ölmüş ciltlerinde çizgiden ziyade kurumuş yarıklar olan yaşlıların olduğu evlerde. Küçük pencereli, ekşi elma kokan odanın köşesi çatlak camından vuran güneş odada yavaş yavaş gezinen tozları bana görünür kılardı. Topraktan duvarlarda kimi zaman kırkyama bir bezle örtülmüş kimi zaman açıkta duran küçük oyuklarda ilaç şişeleri, kolonyalar, seccadeler olurdu. Zemin hiçbir zaman tam düz olmaz, halıdan açık kalan yerler muhakkak kilimlerle kaplanmış olurdu.
İşte böyle mekanlarda ağır ağır konuşan yaşlılardan birşey öğrendim, her hikaye biricikti. Her insan binlerce biricik hikayeden mürekkep bir çorbaydı. Hayat dediğimiz şey bu hikayelerin birbirine çarpmasından başkası değildi belki de, kim bilir.

Böyle çarpışmalara o kadar şahit oluyorum ki bazen beni mi çekiyor diye düşünüyorum. Hücrelerimizin yenilenmesine aynel yakin şahit olmak gibi geliyor bana böyle anlar. Bunlardan birini evime en yakın kreşte yaşadım. İlk çalıştığımda bütün gün dışarıda maruz kaldığım soğuktan hasta olmuştum ve daha kasım ayındaydık. Sadece mola için girdiğim binanın kokusu içindeki eşyalarla beraber terk edilmiş, bakımsız kalmış bir köy ambarı gibiydi. Personel odası daracık, toz içindeydi. Fiyort kenarında, tarlaların arasında olmasının bir sonucu olarak kum taneleri elini değdirdiğin her yerde, kıyafetin üstünde, yürürken ayakkabının altında hissediliyor hatta cızırtısı bile duyuluyordu. Velhasıl sevmemiştim.Tek başına 2 katlı beyaz bir ahşap ev, ona eklenmiş tek katlı kırmızı, kare şeklinde ortada minik bir avlu olacak şekilde çevrelenmiş ek bir yapı, bir kulübe ve büyükçe bir Sami çadırından oluşan tuhaf mimarili bir kreşti. Nihayet bir gün kıdemli çalışanlardan Rigmor teyzeyle kum havuzunun etrafında ellerimizde birer kürekle otururken bu yapının kreş olarak inşa edilip edilmediğini sordum. Tahmin ettiğim gibi kreş olarak inşaa edilmemiş. Hikayenin sinsi ve muzip tarafı ise binayla ilgili değil aslında, binayı inşaa edip ölene kadar içinde yaşayanlarla ilgili. Birincisi bu çiftin hiç çocuğu olmamış. Evin konumunu göz önüne alırsak bu bina kreşe çevrilene kadar burada hiç çocuk bulunmamış. İkincisi ise ev sahibi Kari teyze muhitte temizliğiyle meşhurmuş. Yerleri cilalar sıyrılana kadar arap sabunuyla fırçalar, kumsaldan pencere pervazlarına dolan kum tanelerini silmeden camı açmaz, her önleme rağmen kıyıdan kenardan sızıp çeyizlik kadifelerin ve gümüş takıların olduğu çekmeclerin aralarına kadar giren kiri tozu hergün temizlermiş. İçimden kahkalar attım. Ah Kari teyze, mezarında ters döndürmüş seni bu belediye. Öldükten sonra sana zorla hikaye eklemiş oyun hamuruyla. Çoluğu çocuğu doluşturmakla kalmamış, nasıl başardılarsa evin her kenarına elma sirkesiyle biber salçası karışımı bir kokuyu da sindirmişler. Ben tabii ekşi kokan hikayelere çocukluktan alışığım. Ne var ki muhtemelen benim yaşımdaki çalışanların hiç birinin Kari teyzeden haberi yok. Bunu biraz da ben mi seçtim, içine mi düştüm bilmiyorum. O bayram ziyaretlerinde insanların muhabbet olsun diye anlattığı basit anıların aslında onların hayatları olduğunu fark ettiğimde, o duvarlardaki islerin bacanın tüttüğü, evin dumana gark olduğu bir günün izi, anısı olduğunu fark ettiğimde insanın da eşyanın da hikayesine merak saldım.
Önünden geçip gittiğimiz binaların, yıllarca beraber oturup kalktığımız insanların cepleri sararmış hikayelerle dolu. İnsan bazen annesinin babasının bile bir an durup “ benim de başıma böyle birşey gelmişti” demesi karşısında gözlerini kocaman açıp dudaklarını germekten başka yapacak birşey söyleyecek bir söz bulamıyor.

Leave a comment