
Ara ara insan bir şeye dadanır, bir oyuna, bir çikolataya, bir diziye, bir yazara… Ben de bir ara farklı kapıları fotoğraflamaya başlamıştım. Çocukken evimizin girişi kapısında ahşaptan oyma bir levha vardı; ‘’ Ey kapıları açan Allahım, bize hayırlı kapılar aç’’ Bu levhanın da etkisi var mı bilmiyorum ama kapılar benim için sadece tasarımlarıyla değil sembolik yönleriyle de hep dikkat çekici oldular. Kapıyı çalmadan giremezdin içeri, içeriden izin gelmezse dışarıdaydın. İçeride ne olup bittiğini görmek için kapıdan girmen gerekirdi. Üstelik bu sadece bir ev bir oda için değil şehirler – yurtlar için de bu geçerliydi. Kapıdan girmenin adabı, duası vardı. Bir noktadan diğerine gitmek değil bir mekandan diğerine geçmek içindi kapılar. Kontrolden çıkmaya yüz tutan kapı bahsini kapatmıyor, aralık bırakıyorum. Çünkü Olso benim için büyük bir kapının şehir kılığına girmiş haliydi. Bir şehirden ziyade bir geçişti Oslo. Yarı geçirgen zardan bir geçit.
Avrupa ve İskandinavya’nın genç çocuğu Oslo, ismini bile 1925’te almış. Bu geç bağımsızlık arkasında koca bir taşra bırakmış, başkent dahil. Fakat Norveçliler yemeği sıcak sevmezler, uzun süre beklemişler. Belki de son otuz yıla kadar büyük bir atılıma girişilmemiş. Hatta son on yıldaki değişiklik Oslo’nun tarihindeki en hızlı dönüşüm olabilir. Diyelim ki şehre trenle girdiniz. Sivri çatılı, tuğladan örme klasik bir gar bulamayacağınız tek Avrupa başkenti olabilir. Çıktığınız anda sağınızda solunuzda yüksek cam binalar, devasa ekranlar, bunların yanında çok sırıtmayacak kadar süssüz minik detaylarıyla tarihi binalar bulursunuz. Havaalanında 70leri değil milenyumu yansıtır. Kendi kültür bütünlüğünde ahşap ve camla harmalanmış kimlikli bir mimarisi vardır. Oldu ki şehre gemiyle yanaştınız. O zaman da sizi opera binası karşılar. Ama ihtiyar, gün görmüş devran sürmüş bir opera binası değil post modern bir binadır bu. Şehir kütüphanesiyle, müzeleriyle, galeriyle sönük geçmişinden koşarak uzaklaşırken yüzünü sadece geleceğe döner. Bu mevzuyu o kadar abartır ki geçmişte kalan ama çözülmesi gereken sorunlara kulak asmaz, yokmuş gibi davranır. Tam bir delikanlıdır Oslo. Gökdelenlerini sıralar şehrin girişine, geçmişte öremediği şehir surlarının acısını çıkartmak istercesine. Bir sarayı vardır ki çok yakışır bu şehre. Dikdörtgen bir binaya bir kaç büyük pencereyle bir balkon serpiştirilmiştir. Meclis binası sarayından daha afillidir. Tam olması gereken yerde, sarayla meclis arasında içinde Shakespeare ve Ibsen oynanarak modern dünyaya inat tiyatronun namusunu kurtaran bir ulusal tiyatrosu vardır. Herşeyi sonradan tecrübe eder Oslo. Biraz arkadan gelmenin avantajını fark etmiş olmanın kurnazlığıyla önce sessizce bakar kim ne yapıyor diye. Sonra en güzelini hadi üstüne en çok düşünülmüşünü diyelim, bulup çıkartır. Bir de kararındadır Oslo. Ne çok sakin ne çok kalabalık, ne çok urban ne çok doğal, ne çok yakın ne çok uzak.

Oslo’ya ilk gelişim 2018’in nisan ayıydı. Kerih Harikuladelikler Külliyesinin arzusuyla İstanbul’daki yaşamıma son verilince köklü bir taşınma sürecine girmek şart olmuştu. Dağınık, uzun, yorucu bir yolculuktan sonra henüz sokakların köşesindeki kirli kar tepelerinin erimediği, kaldırımlarındaki çakıl taşlarının ayakkabılara girdiği gri ve soğuk bir şehirle karşılaşmıştım. Şehirde ilk gördüğüm yer terk edilmişçesine sessiz, bir yandan daha sakinleriyle tam olarak buluşmamış binaları, çimento kokan sokakları, koruyucu bantları sökülmemiş pencereleriyle insana modernelşme çabasındaki bir taşra şehrini anımsatırken bir yandan da klasik tuğla cepheli okulu, ahşap kilisesi, kocaman bahçeli kreşiyle tipik bir Norveç yerleşkesi olan Løren’di. Hemen arkasından gördüğüm yerse köşelerde polis gözetimindeki uyuşturucu tüccarları, dişsiz bağımlıları, dünyanın kelimenin gerçek anlamıyla dört bir yanından gelen insanları, egzotik marketleri, kebaçıları ve kasaplarıyla Grønland’dı. Zaten hayatın sillesini yemişliğin yorgunluğu üstümüzdeyken bir de bu gri ve kasvetli atmosfer çıkmıştı başımıza şimdi de.
Çok geçmeden bu kasvetli havayı dağıtan iki şey oldu; baharı müjdeleyen güneşle A’nın bulup getirdiği şehir haritası. Hayatım boyunca mevsim değişikliğini böylesine açık seçik hiç görmemiştim. O kar kütleleri eridi, kaldırımlara kış boyunca buzdan korunmak için dökülen çakıllar süpürüldü, hatta bazı sokaklar köpürtüle köpürtüle yıkandı.Güneşinden mi suyundan bilmiyorum ama her yer aniden yeşillendi. Hemen arkasından yeşilin farklı tonları kendini belli ederken rengarenk bir bitki örtüsü uyandı. Ve biz elimizde harita sırtımızda çantalar sudan çıkmış balığa benzeyen halimizle sokaklara döküldük. Güzel geçen bir yazın ardından taşınsak da nihayetinde Oslo kıyıda köşede kalmış olanlar dahil birçok güzelliğini çoktan sermişti önümüze.

Rengarenk evleri, parkları, bahçeleri, etkinlik alanları, gölleri, nehirleri en çok da ayaklarımıza kara sular inene kadar yürüdüğümüz sokaklarıyla geliştirdiğimiz aşinalık bize sonraki Norveç tecrübelerimizde hep destek oldu. Şu ana kadarki hayatımızın en keskin değişikliğini hafif sıyrıklarla atlattırdı. En yavan grinin bile zamanla rengarenk olabileceğini, her kışın bir baharı olduğunu öğretti. Hayat nasıl siyah beyaz değilse Oslo da ara renklerin hayatı daha yaşanır kıldığını, bir şeylerin mükemmel olmadan da güzel olabileceğini, şer görünenlerde hayır hayır görünenlerde şer olabileceğini bir bir sakince öğütledi. Şimdi arada ziyaret edilen, sıla-i rahim niyetine çalınan bir kapı Oslo.

Leave a comment