
Geçtiğimiz yıl ağustos ayında bir vesileyle şehrimizdeki üniversiteye gittim. Zaten şehrin bir adım dışında olan fakülte binası yaz tatilinin de etkisiyle hayalet bir yapıya dönüşmüş. Büyük bir kısmı cam olarak ağaçlık bir araziye inşaa edilen bina yazın bitmeyen güneşi vurdukça seraya dönmüş. Labirent gibi koridorlarda oradan oraya gideceğim yeri ararken o serin Norveç yazında kan ter içinde kaldım. Aradığım kişilere ulaşamadığım için işlerimi de halledemedim. Çaresiz kendimi binanın çıkışında bir banka bıraktım. Fakat o da ne, tüm bu negatif atmosfere rağmen içimde bir mutluluk, tarifsiz bir yeşillenme, dünyanın bütün yükünü üstünden atmışçasına bir ferahlama… Çocukken pazarda annemi kaybetmişim de artık dilenci olacağıma kanaat getirdiğim anda birbirimizi bulmuşuz gibi bir his.

Bu olaydan sonra kendimi mercek altına aldım. İlim kendini bilmektir ya malum, konu kendim olunca ardına düştüm vakanın. Okulla ilişkim çalkantılı başlasa da sorunsuz devam etmişti hep. Öyle çok ‘başarılı’, yüksek notlarıyla meşhur bir öğrenci değildim. Ne nehirler gibi çağlamıştım ne de kuruyup kalmıştım. Bir kez lisede bir kez de üniversitede aldığım disiplin cezaları dışında ıslah edilmiş bir dere gibi akmıştı öğrencilik yıllarım. Ama bir noktaya da varmamıştı, hiç bitmemişti çünkü. O öğrenci kimliği cüzdanımdan hiç çıkmamıştı.
Okula gitmek bana hiç zor gelmedi hayatım boyunca. Erkenden kalkıp, hazırlanırdım. Lisedeyken okula gitmeden önce kahvaltımı sabah haberlerini izleyerek yapardım. Ekranın sol alt köşesinde sırayla şehir isimleri çıkar yanında hava sıcaklığı yazardı. Bu veriler ışığında üstüme bir şey alır çıkardım evden. Üniversitede bazı günler on iki saat okulda geçirdiğim olurdu. Akademik araştırma yapmak için değil tabii. Edebiyat Fakültesinin bahçesinde sallama çayımı içer kakaolu kekimi yerdim. Namaz vakti gelince Bayazid Camisine giderdim. Bazen de Süleymaniye’ye. Hayalim hayatımın geri kalanını Laleli’de geçirmekti. Veya belki de okulda geçirmekti de son durak üniversite olduğu için öyle düşünüyordum. (Hayatın espri anlayışıyla önce ortaokula sonra kreşe savrulmam!) Buraya kadar resim belliydi ama şuur altındaki resme bakmak hiç aklıma gelmemişti. Ta ki o gün Trondheim’da üniversite bahçesinde oturana kadar. Tahminimi faş edip bu tahmindeki çelişkiye geçmek istiyorum hemen. Bence olay şuna dayanıyor. Ben hayatım boyunca net ve tutarlı mesajları çok sevdim. Mesaj yanlış olabilir ama tutarlıysa sorun yoktu. Hatta daha da ileri gidiyorum mesaj çelişkili de olabilir ama kendi içinde çelişkili olduğu net olursa zihnimim kapıları sonuna kadar açıktı. Okul da benim karşılaştığım mesajları net olan ilk kurumdu. Neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda aile kurumu kararsızlığa düşebiliyordu ama okul asla. Devrimci öğretmenle islamcı öğretmen aynı okulun koridorlarında iki farklı fenomen olarak geziyor ama bende kafa karışıklığına sebep olamıyorlardı. Okul çok kolaydı. Okulu anlamak çok kolaydı. Okulda yaşamak çok kolaydı. Hayatin benden ne beklediği belli değildi, ama okulunki belliydi. Tabii bu benim tecrübemde böyleydi.
Şimdi gelelim madalyonun diğer yanına. Burada babamın çocukluğunda ihtiyar bir hanımefendi iken benim çocukluğumda genç bir kadın olan Ajda Pekkan’ın bir şarkısında ifade ettiği gibi ‘’Hiç korkmadım çelişkiden’’ demek istiyorum. Bu güvenli sularda ben ne yapıp edip her seferinde en riskli tercihleri yapmışım. İlk olarak lisede ‘dil sınıfı’na gitmemden başlıyorum. Hiçbir şeyi algılayamadığımız için başarısızlığa mahkum olarak o küçük sınıfa kapatıldığımızdan emin olan bir zihniyetin içinde geçen yıllar. Gençken ailesinin koltuklarını kabartamayacak, yetişkin olunca toplumun üst kesiminde yer alamayacak en fazla ve tek ihtimal olarak öğretmen olacak olan zümreye dahil ettim kendimi. Böyleydi çünkü doktor, avukat ve mühendis olmayacaktık. (Gerçi sınıftan biri mimar oldu, yukarıda adı geçen sanatçının da adaşı-tevafuklu yazı-). Geri kalanının da bir önemi yoktu. Okulda ne olacağı belli olmayan, güvenli duvarlar arasındaki güvensiz kümeyle böyle buluştum.
Sonrasında üniversite yıllarım AVM teraslarında Starbucks marka kahvelerimizi içerken “Amerika’nın kültürü var mı?’’ sorusuna muhatap olmakla geçti. Sonra kalkar Hollywood yapımı filmimizi izlemeye giderdik. Bayılırdı hepsi Marvel’a. Müzelerde sadece arkeolojik kazılarda bulunan eşyaların sergilendiğinden emin olan garanti meslek öğrencilerinin ABD’de müze olmasını saçma bulmalarına şahit olduğum zamanlarda evet, ben de bilmiyordum okul bitince ne iş yapacağımı. Bildiğin belirsizdi işte. Benim için önemli olan hayatımızın kılcallarına girmiş bir kültürün derinliklerine inmekti. Bu ilk bakışta anlamsız gelen kültürel bağların kıyısını köşesini de görmek heyecan veriyordu. Tabi açık vermemek için, “Bizim de garanti ya ben öğretmen olacağım” demiş olabilirim ara sıra. Bölüm ismi olarak “İngilizce öğretmenliği” dediğim çok oldu, Allah affetsin. Her ne kadar böyle desem de mezuniyet sonrası sağa sola CV yağdırdığım dönemde bir özel okuldan aldığım teklifi nazikçe reddettim. “Ne saçma ya hiç başvurmadığım bir okul aradı az önce” diye olayı o an yanımda olan mühendis bir arkadaşa anlatınca “Saçmalayan sensin geri ara şu okulu” diye tartaklamıştı beni (radıyallahu anh). Okulu geri arayıp garanti mesleğime bir süreliğine böyle kavuşmuştum. Ortaçağ Tarihine girişimin çok bir magazinsel değeri yok diye düşünüyorum çünkü o esnada şöyle böyle bir işim vardı artık. Yine de “Ee bunu okuyunca ne olacak ki’’ sorularını ara sıra duyuyordum. Yıldız Teknik’ten mezun bir mühendis tanıdığım tarih bölümlerinin yalnızca açık öğretim olması gerektiğini savunuyordu. Çünkü sadece kağıttan okumak yeterliydi, hocaya gerek yoktu.

Tüm bunlar çok uzakta kalmışken, kendime yeni bir dille yeni bir hayat(!) kurabilecekken döndüm dolaştım tam kendimden beklenecek şeyi yaptım. Yolunu izini bilmediğim bir ülkede bir okul bahçesinde oturmak beni adeta baştan çıkardı. Ait olduğum toprakları bulmuş gibi attım kendimi içeriye. Taranmış kitap bölümleri, okunacaklar listesi vs. Ne olduğu belli olmayan, içeriğini bile tarif etmekte zorlandığım bir enstitüye gitim. Bölümün adı eşitlik ve çeşitlilik. Geçtiğimiz hafta bir ders feminizm teorileri bir ders de öğrencilerin etnisite farkını sınıfta nasıl algıladıkları üzerineydi. Eşitlik falan, ne boş işler yine. Seneye ne yapacağın belli değil. Sana mı kaldı dünyayı kurtarmak.
Mesele şu ki dünyayı hiç birimiz kurtaramayacağız. Zaten dünya kurtarılacak bir yer değil, en fazla anlaşılmaya çalışılır. En az da yiyip içip yaşanacak nihayetinde ölünecek bir yer. Sosyal bilimlerle fen bilimlerini yarıştırmak gibi komik amaçlarım yok. İnsan bazen bir şeyin neden müptelası olduğunu, neden bir şeyleri çok sevip neden bir şeylerden çok korktuğunu hiç düşünmüyor. Bazen merceği elimize almak, ezberlerimize, iç güdülerimize yakından bakmak lazım. Sanırım çoğunlukla bir cevap bulmak da mümkün. Benim okulda neden iyi hissettiğimi otuzumda anlamam gibi. Diğer yandan insan ne yaparsa yapsın neden yaptığını biliyor olmak çok büyük bir nimet. Diğer türlü yaptığı şeyin esiri oluyor.

Leave a comment