Evi dağılanın yurdu genişer mi?

İlk diz üstü bilgisayarımı 2008 yılında göçebe hayatıma başlamam şerefine babam aldı. Bir lise öğrencisi için en azından benim içinde bulunduğum ekonomik düzlemde ortalamanın üstünde bir hadiseydi dizüstü bilgisayar. Sanırım 2015’e kadar kullandım onu. Ayda bir kaç gün… O kadar anlamsızdı ki benim için bazen günlerce yerde durur, odamı süpürürken hiç kaldırmadan süpürgeyle üstünden toz çekerdim. Parkelerle bütünleşirdi. Sonra daha modern bir şey aldım, onu da yine filim izlemek için falan kullandım. Bir iki yıl kadar ara verdikten sonra bilgisayarın benim için hiçbir şey ifade etmediğine iyice inandım. Yine de öyle bulunsun diye aldım bir tane. Onun da üstüne çay döküldü. Fakat o sıra bir şeyler oldu. Modern dünyanın kapıları bana devlet memurlarının önlerinde bilgisayarlarıyla oturduğu köhneleşmiş bir müdürlük binasında menteşelerini gıcırdata gıcırdata araladı. Kültür müdürlüğüne staja gidiyordum ve çay dökülen bilgisayarım stajımla arama girdi. “Fakat trikotajla hiçbir ilgisi olmadığı halde ağlarını örmeye devam eden kader’’ ne yapmış etmiş bu meşum olayı kara cuma haftasına getirmişti. Kapitalist dünyanın kollarına kendimi sessizce bıraktım ve gidip kendime tasarımı çok güzel bir diz üstü bilgisayar aldım. Tasarımı güzel diyorum çünkü beni tasarımı, taşınabilirliği, tuş takımı vs ilgilendiriyor. O kadar da şuursuz kapitalist değilim, iyi kötü ihtiyacımı bilirim. Neyse efendim sene 2020, 21’e bağlanmak üzereyken tüy gibi hafifi yeni bilgisayarımı koltuğumun altına sıkıştırdım, hediye olarak verilen hoparlörü de çantama attım. O gün bugündür bu bilgisayar elim ayağım olmuş. Bu noktaya nasıl geldiğime ben de şaşırıyorum bazen. Geçen hafta markete ABD kirazı gelmiş, alalım dedik. Çantama attığım uzaktan güdümlü fedai kirazlar bu kıymetli bilgisayarımın yuvasına kaçmasın mı! Tam da şu bizim festivale üç gün kala! Allahtan üstün teknoloji bilgimle herşeyi bulutlara sarıp sarmalıyorum. Festivali atlattık, müşteri servisinin kapısını çaldım. Baktı baktı “4 ila 6 hafta arasında biiiznillah neticeye ulaşır dedi. Boynum bükük döndüm eve. Şimdi bu biligsayar yokluğunda hayata tutunmaya çalışırken son derece hantal ama RAM’i benimkinden iyi bir bilgisayarda bu satırları yazıyorum. Konumuz çelişkiler. 

Bir yandan meselelere büyük bir ciddiyetle yaklaşıp konuyu makale yazar gibi ele alıyorum, bir yandan perdenin arkasındaki hakikatin kelimelerin zahirini terk etmekle mümkün olacağını düşünüyorum. Sonuç olarak buluttaki dosyalarımın biri olan Taslaklar’da roman sayfası kadar kayıt varken kendini taslak olmaktan kurtaranlar bir iki elin parmaklarını geçmiyor. Ne anlattığımız kadar nasıl anlattığımız da önemli değil mi sonuçta. Bir laf duyunca önce kim söylemiş sonra nasıl söylemiş diye bakıyoruz. Vaktimiz kalırsa en son söylenen şeyin ne olduğuna kulak veriyoruz. 

Yine de hiç söyleyememektense ağızdaki baklayı çıkartmak lazım. Bundan bir iki yıl kadar önce Nurdan Gürbilek’ten bir kitap okudum; İkinci Hayat. Yazarın Latife Tekin’den ödünç alıp soruya çevirdiği cümle şu “Evi dağılanın yurdu genişler mi?”. Soruyu buraya böylece bırakıp, bitiş noktamı koyup “Aa siz buraya kadar okudunuz mu ya, ben ilk paragraftan sonra çıktım’’ demek istiyorum. Ama öyle olmuyor çünkü bu soru çetrefilli bir soru. Ev öyle kolay bir şey değil. Ben bunu yıllarca buzdolabı metaforuyla açıkladım. Ev, buzdolabına sahip olmak gibi. Ama böyle büyükçe, nofrost donduruculu falan olacak. Gitmek istiyorsun mesela. Kıyafetlerini torbana, valizine doldurdun gideceksin. Buzdolabı var, kocaman bir şey. O kadar çok plan yapmak zorundasın ki buzdolabınla ilgili, nihayet evden ayrılamayacağını fark ediyorsun. Buzdolabım olmasından çok korktum yıllarca. Neden sonra fark ettim, metafor yahu bu. Ağaç kovuğundan çıkmadığımıza göre buzdolabına gerek yok evde mahsur kalmak için. Ev buzdolabından çok daha ağır bir şey. Ev tekinsiz dünyanın güvenli olduğuna inandırılmış kara kutusu. Bir kaza durumunda açıldığında kazanın tüm sebeplerinin anlaşılabileceği bir kara kutu. Evden kaçanın, evi dağılanın, evi dağıtılınanın yurdu genişler. O buzdolabını sırtına alıp gitmesini öğrenir. Ama evini taşıyan öğrense öğrense emlak piyasasıyla nakliye jargonunu öğrenir. Onlardan çok bir şey beklememek lazım. 

Evi dağıtmak, asla değişmeyeceğine inandığın bir alışkanlığını değiştirmek. Yurdu genişletmek asla alışamayacağını düşündüğün bir şeye alışmak. ‘’ Yok yahu olmaz öyle şey denilen’’ yerde eski köye yeni adet getirmek. Yurdu genişletmek biraz yabancılaşmak. Dünyada yaşayacak kadar dünyalı donanımlarına sahip bir uzaylı kadar yabancılık yeterli olur. Benedict Anderson ‘’Uzak kültürleri tuhaf bulursunuz ama eve döndüğünüzde kendi kültürünüzün de en az o kadar tuhaf olduğunu fark edersiniz’’ buyurmuş. E ev yıkıldı nereye dönüyorsun Benedict? Dönecek bir yerin olmadan “en az o kadar tuhaf’’ olduğunu anlamak işte yurdu genişletmek. Evsiz kalınca önce her yeri kendi evi gibi görür insan. Bu da güzel bir mertebe. Herkesin biraz tuhaf olduğunu bilmenin getirdiği konforla kurulan iletişim şüphesiz daha güçlüdür. Dünya vatandaşı, küre-i arz mukimi insan! Modern ve çıkmazları olan insan. Özgürlük zaten başlı başına bir çelişki. Acil yoga matı lazım. Son satırlardan sonra yükselen cılız dumanların üstüne atıp olası bir yangını başlamadan söndürelim. Neyse aslında o kamışların ilk kesildiği sazlığa dönmediğin müddetçe lafı uzatmaktan başka çaren yok.

Leave a comment

Blog at WordPress.com.

Up ↑