
Teoman’ın İstasyon insanları şarkısının iz düşümü olacak paralel mekanlardan biri de zannımca kafeler. Dünya dediğimiz bu rüya aleminde yaşadıkları zamanın kesişmesi bile bir tuhafken, keyfe keder sebeplerden mekanı da kesiştiren insanların istasyonu. Kimi birini bekler, kimi kitap okur, kimi biriyle buluşur, kimi bilgisayarını açıp işini yapar. Hayatın içinde bir solucan deliği vazifesi gören kafenin kahve kokan, müzik çalan; fincanların tabaklara çarpmasıyla, kahvenin her siparişte değirmenden geçmesiyle, sandalyenin yere sürterek kaymasıyla, buluşan arkadaşların konuşmaları, gülüşmeleriyle çıkan seslerin oluşturduğu suni atmosferinde buluşmuşlardır. Artık milyarlarca insan arasında ortak bir noktaları daha vardır bu bir grup azınlığın. Asla göze çarpmayacak bir ortak nokta. Çünkü bir noktanın göze çarpması için gereken şeyler var ve onlar bu yazının konusu değil.
Ne var ki bazı gözler kendisine bir şey çarpmadan da gördüğü şeyi kavrayabilir. Bunu yapmak için Ruhi’nin çiçek dürbününü gözlerine yaklaştırmaları yeterlidir. Evet, İstasyon insanları’ndaki Ruhi’nin dürbününden bahsediyorum. İşte o zaman o kafede bulunan insanların hakikatininin yanında hikayesini görürler. Anne ve babasıyla eşini tanıştırmak için kafede buluşmayı tercih edeni, bestesini tamamlamak için elinde nota defteri saatlerce en köşede oturan genç müzisyeni, dilini bile anlamadığı bu ülkede iki köpeğiyle gelip her seferinde portakal suyunu, cappuccinosunu, havuçlu kekini aynı anda sipariş edip kafe kapanana kadar oturan hippi görünümlü beyaz yakalıyı, Avrupa’dan sırtlarında çantalarla kuzeye giderken mola vermiş nazik gençleri, ses tellerini kaybettiği için yazarak sipariş veren Alman teyzeyi, canı sıkılanları, mutlu olanları, hayata tutunmaya çalışanları, hayatı çizmelerinin altında çiğnediğini sanan mütekebbirleri hep o çiçek dürbününden görebilir.
Hatta bununla da kalmaz tezgahın arkasına geçer. Dünyanın farklı yerlerinden gelmiş, Mevlevinin neyi gibi yurdundan koparılıp, kızgın ateşlerde çeşitli rayihalarla kavrulup değirmenlerde ezilmiş çilekeş kahvelerin önünde duran kahveciyi görür. Kahveci elini söz konusu kahvelerin bulunduğu kutulardan birine götürdüğünde Amelie’nin elini tahıl çuvallarına daldırdığı sahne gelir gözünün önüne. Üç avuç kahve çekirdeği telaşla dökülür hassas terazinin kefesine.

Bunca farklılık, bunca göz, her biri – dürbünlü veya dürbünsüz- aynı anda aynı mekanda. Her biri bir nazar, her biri gözüne düşen görüntüleri bilmem kaç bin yılda oluşan ortak hafızanın yanında bir de rahme düştüğü andan itibaren kendisine ait bir şekilde oluşan bilincin süzgecinden geçiriyor. Sonra konuşuyoruz ve anlaşmaya çalışıyoruz. Hayata bu kadar farklı bakarken, elimizdeki kahve fincanının şeklini, rengini; kahvenin kokusunu, tadını bu kadar farklı duyumsarken ortak bir nokta bulmaya çalışıyoruz. Ortak noktalar kahve oluyor.
Kaderin cilvesi olsa gerek kafeler asırlar önce ortaya çıkarken biraz da bu ateşlemiş fitili. Farklı bakış açılarının enine boyuna tartışıldığı bir kamusal alana duyulan ihtiyaç kafelerin mantar gibi çoğalmasına sebep olmuş. Sanatçısından işçisine, siyasetçisinden düşünürüne kadar bir çok farklı kesimin kendi ağını kurabildiği, fikirlerini tartışıp duyurabildiği mekanlar olmuşlar. Çıkış noktası İstanbul olsa da misyonunu başka topraklarda eda etmesi hafif bir arabica burukluğu veriyor bana. Aslında tüm dünyayı ekonomik, siyasi, kültürel alanda etkileyen bir alan söz konusu olan. Günlük hayatımızı etkileyen uzun yıllarda oluşan toplumsal hafızamız üzerinde derin etkileri var ve bunu görmek için Ruhi’nin dürbününe de ihtiyaç yok. Bir şekilde kafelerde buluşmuş, oturup vakit geçirmiş insanların nesilleriyle diğerleri arasında bir fark var. Türkiye -Avrupa -Norveç hattında sosyal yapı farkını düşününce aklımıza bir çok siyasi olay gelir. Benim Norveç’teki ilk zamanlarımda fark ettiğim etkense kafe kültürünün çok dar bir alanda sınırlı kalması olmuştu. İnsanlar sabah kalktığında yürüyüş için doğaya gidiyor, hafta sonu doğaya gidiyor, Paskalyada doğaya gidiyor, yaz tatilinde doğaya gidiyor ama lütfedip de bir kafeye gitmiyordu. Şehir merkezlerinde yaşayan küçük bir azınlık dışında termosların metal soğuğuna mahkum edilmiş kültürel yaşantı gözle görülür bir yalnızlık soslu bireyselliğe sebep olmuş. Şöyle böyle Norveç edebiyatıyla tanışmış insanların da hemen fark edebileceği iletişim kopukluğunu kafelerle ve doğayla kurulan ilişkideki orantısızlığa veriyorum. Kıymetli bir Türk yazar yazarlığının ilk zamanlarında diyalog yazmak için kafede vakit geçirdiğini, insanları dinlerken diyalog kurgulama adına çok şey öğrendiğini ifade etmişti.
Modern dünyanın küçük istasyonları olan şehir kafelerini seven, bir fincan kahve etrafında insana dair bir şeylerin izlerini sürenlere Ruhi dürbünü armağan etmek istiyorum. Herkesin kendi sesinin yankısında sağırlaştığı bir dünyada birileriyle buluşan insanları, hiç tanımadığı kişilerin ortasında bir masada oturmasını, bazen yolda aldığı eşyanın kullanma kılavuzununu, bazen sakız kutusununu, bazen tuttuğu notları o yabancı masada bırakıp gitmesini bir çiçek dürbününden bakarak izliyorum.

Leave a comment