
Uçaktan inince gecenin bir vakti olmasına rağmen yüzümüze çarpan o sıcak hava dalgasından bir şeylerin tuhaf olacağı belliydi. İlk defa geldiğim bir şehirde sanki mekan hiç yabancı değildi. Asfaltı yamalı sokaklar, asırlık bakırcılar, iştah açan maya kokulu ekmekler ve türlü hamur işi satan fırınlar; mimarisiyle, imamıyla, müezziniyle, şadırvanıyla camiler; türbeler, boy boy rengarenk kilimlerin duvarlardan sarktığı, ortasında hasırdan iskeletli afili kumaşlarla kaplanmış masa- sandalyeleriyle, üzüm asmalarıyla, hafif sigara dumanlı, uğultulu hanlar; özgünlüğünü hepten yitirmiş bedestenler, hatta nehir üstü köprüler… hepsi bir yerlerden tanıdıktı sanki. Çarşıdaki irili ufaklı kebapçıların çatılarından biteviye tüten duman şehrin üstüne bir uyku yorgunluğu örtüyordu. Sokakları denize çıkmıyordu bu şehrin evet ama denizin derinliğiyle yarışan heybetli dağlarla sarılmıştı etrafı.
Yeni bir yer görme heyecanından uzak olmama rağmen yeni bir şehirde olduğunu bilmek adı konulamayan bir tekinsizlik hissi oluşturdu başlarda. İstanbul Güngören’den Kuzey kutup dairesine uzanan keskin yolculuğumun üzerinden dört yılı aşkın bir süre geçmişken bu kadar tanıdık bir mekanla ilk defa karşılaşan bünyem tam anlamıyla sarsıldı. Neydi şimdi bu? Sanki vücudundan kopmuş bir parçayla karşılaşıyorsun, o ameliyatın acısını hissediyorsun, fakat bir yandan da o parçanın senden olmadığını biliyorsun. Tam olarak tekinsiz rüya hissi sendromu. Görsel olarak herşey güzeldir ama bilinçaltının yaraları dürter durur o rüyayı. Uyanınca bir huysuz olur insan. Yüzleşmek istemediği bir şeyler vardır ama rüyanın detaylarını da hatırlayamaz. Neye kızdığını bilmemek iki kat gerer duyguları. Belirsizlik belirsizliği doğurur, belirsizlik ve tekinsizliği. Lalei Camii’nde, bahar güneşi vitraylardan geçip camiinin ortasında huşu içinde ibadet eden yaşlı adamı lapis lazuli laciverte, zümrüt yeşiline, yakut kırmızısına boyarken adamın tüm hücreleriyle ölmek için dua etmesi gibi. Rengarenk, capcanlı bir dua.


Tüm bunların üstüne bu güzel ve gizemli şehirde zaman ve tarihle ilgili bir uyumsuzluk da keşfettim. Evet, zaman farklı akmıştı bu mekanda. Tarih boyunca ara ara kopukluklar yaşanmıştı. Zaman bazen durmuş, öylece donmuştu. Böyle anlarda mekanda ani değişiklikler oluşmuş, kah olmadık yerde bir sovyet yapısı bitivermiş, kah var olan ve o mekanı tamamlayan bir yapı yerle yeksan olmuş, kayıp bir diş gibi rahatsız edici kara bir oyuğa dönmüştü. O dişlerin hepsi yerli yerinde olsun isteriz ama. Hepsi bembeyaz olsun, aman biri diğerinden büyük, diğeri berikinden önde olmasın. Ağzımızın tadı kaçmasın.
Ruh bazen her şeye rağmen o tekinsizlikten besleniyor. Yüzmeyi öğrensin diye güvenli bir noktada suya atılan çocuk gibi, tekinsiz bir şehre bırakıvermek lazım bazen bedeni. Çıkacaksa bir cerahat, bilincin altında üstünde kurumuş görünen ama dokununca acıyan yaralarından, zamanla, mekanla, komşusuyla kavgalı bir şehrin suyuyla yıkanmalı. Senden olan ama henüz tanışmadığın dar sokaklarda yürürken sırtından akan terle akıp gitmeli. Güzellikle acının sırt sırta vermesinden doğan atmosferden beslenmeli. Çünkü hayat zıtlıkların uyumunu kabul edince çekilir hale geliyor. İyiyle kötünün, özlemle ayrılığın, savaşla barışın, tekinsizlikle emniyetin birbirini beslediğini, ancak biri varsa diğerinden bahsedilebileceğini anlayınca taşlar yerine oturuyor. En azından şöyle bir sarsılıp daha sağlam bir hale geliyor.

Leave a comment