Daisy’nin kaderi

Ursula K. Le Guin’in Uçuştan Uçuşa kitabında iki uçuş arasında havaalanında beklemekten sıkılan insanlar için tasarlanmış fantastik bir yolculuk yapma imkanından bahsedilir. Uzun uzun betimlenen o sıkıcı beklemeler, bu yeni imkanla insanın kendine sıradışı tecrübeler kattığı yolculuklara dönüşür. Havaalanlarında, otobüs – tren garlarında beklerken geçen zamanın, ses çıkarmadan yapılan uzun yolculukların sıkıcı olmakla fantastik bir paralel yolculuğa evrilmesi arasındaki sınır berrak bir dere gibi belki de. Paçalarını hafif sıyırsan ıslanmadan karşıya geçmek bile mümkün olabilir. 

Tüm bunları yine saatlerce beklemek zorunda kaldığım Oslo havaalanında düşünüyorum. Etrafa bakıyorum; tabelalar, konuşulan dil, gecenin bu saatinde tek açık büfede satılan yiyecekler, hepsi çok tanıdık. Oslo havaalanının bana bu kadar tanıdık olmasını açıklayacak bir şey arıyorum. Benjamin Button’ın tuhaf hikayesi geliyor aklıma. Daisy’nin bir bilinmezi açıklarken ‘kismet’ demesi, bunun alt yazıya italik harflerle yazılması geliyor. Kaç yıl oldu izleyeli, şöyle bir hesaplıyorum. Daha üniversiteye bile başlamadığım, ama tek başıma sinemaya gitmenin çok keyifli olabileceğini öğrendiğim yıl.  10 yıldan fazla olmuş. 

Tabii sadece Daisy’nin ‘kismet’i değil aklıma gelen, asıl Daisy’nin kaderini düşünüyorum. Bir balerin olan Daisy’ye araba çarpar ve hayatı tamamen değişir. Bu büyük değişimin sebepler alemindeki yeri o kadar detaylı hikaye edilmişti ki filmde, bu on yılı aşkın süredir kaç kez zihnimde baştan sardım o sahneyi bilmiyorum. Eğer taksiye binecek olan o fransız kadın eve geri dönmese, telefonu duymasa, taksiyi kaçırmasa diye başlayan ve bir yığın olasılığı üst üste seyirciye sunan sahnenin sonunda bunlardan bir tanesi, sadece bir tanesi olmasaydı Daisy’e araba çarpmayacaktı diyordu tuhaf hikayeli Benjamin. Oslo havaalanına aşinalığımın hikayesini Daisy’nin araba kazası sahnesi gibi çekmeye çalışıyorum zihnimde, nasıl olsa vakit çok. Olasılıklar bitmiyor. Minicik bir ihtimal yerinden oynasa bambaşka bir hayatı yaşıyor olacaktım. Bambaşka hayatlarımız olacaktı herbirimizin. Bu ihtimaller de şuurlu alınmış kararlardan ibaret değil. İçinde bolca ‘rastgele’ olmuş olaylar da var. 

Tam bu noktada Le Guin’in himmetiye olsa gerek, aklıma üniversiteden bir anım geliyor. Sema Bulutsuz hoca “eğer yazar böyle değil de şöyle deseydi bunu böyle değerlendirebilirdik” mealindeki bir yorumumdan dolayı “Evladım yazar böyle yazmış, bitmiş, şöyle yazsaydı denmez! Ne yazdıysa onu inceleyeceksin yazmadığı şeyden sana ne!” diyerek beni güzel bir haşlamıştı. Bunca yıl Daisy’nin kaza sahnesini aklımdan geçirirken, o film sahnesini kendi hayatıma uyarlarken Sema hocanın azarını kendi hayatıma uyarlamak hiç aklıma gelmemişti. İki uçuş arası havaalnında beklediğim bu geceye kadar. İster kader de ister karma, ister hayatın espri anlayışı de istersen evrenin enerjisi, olmuş bitmişe “şöyle olsaydı böyle olmazdı” demenin bir faydası olmuyor. Zaten Benjamin’in ipiyle kuyuya inmek akıl kârı değil. Tekinsiz biri kendisi. Tüm bu çok da fantastik olmayan paralel yolculuktan sonra sırtımdaki yükleri yere bırakmayı deniyorum. Arz taşısın benim yerime. İnsan iyi ki herşeyi kontrol edemiyor, kendi hikayesini tek başına yazamıyor. Herşey ‘kismet’

Leave a comment

Blog at WordPress.com.

Up ↑