2021 yılının güneşli bir eylül sabahı erkenden kalktım. Hızlı bir hazırlanma faslını müteakip elimde kahve gözüm telefonda bilinmezlikler ve heyecan içinde oturuyorum. Birazdan telefon çalabilir ve hasta olan, kendini keyifsiz hisseden, çocuğuna bakması gereken veya pandemi kuralları gereğince karantinaya giren bir çalışanın yerini doldurmak üzere bilmediğim bir adrese kreş asistanı olarak çağrılabilirim.. 12 yaşından bu yana 365 gününü yıllık ajandalarda planladıktan sonra kalan 6 saati planlamadığım için vicdan azabı çeken biri olarak nereye kaçta gideceğimi, kimlerle çalışacağımı, ne iş yapacağımı bilmemenin sancısı karnımda geziyor. Dahası belki de telefon başında öylece beklerken planlanmamış saatlerin elimden geri dönmemek üzere akıp gideceği düşüncesi küçük çaplı bir terör estiriyor zihnimde.
Neyseki daha kahvem bitmeden telefon çalıyor ve ‘Merhaba ben Hilde’ diye konuşmaya başlayan ses ihtiyaç duyulan kreşin ismini ve saat aralığını söylüyor. İçimdeki dehşetin tırmanması işte böyle başlıyor. Evin önünden geçecek otobüsün saati, aktarma yapacağım durağın ismi, o durakta bineceğim otobüsün varlığı hepten meçhul. Bu bilgileri kontrol etmeden ‘tamam’ diyemem. İmkansız! Bir dakika istiyorum ve telefonu kapatıyorum. 60 saniyede kendime yol planı yapıyor, önceden hazırladığım çantamı yerinden kapıyor, ayakkabılarımı giyiyor ve kapıda bekliyorum. Karşılıklı olarak onaylanan vazifeden sonra iki dakikada otobüse yetişiyorum. Ne var ki aktarma yapacağım otobüs gelmiyor ve ben yetişmek için koşar adımlarla haritadaki mavi yuvarlakları takip ediyorum. Ve ilk kreş maceram böyle başlıyor.
Aslında hikayenin öncesi var, ama o kısmı bu kadar detaylı anlatmayacağım çünkü bizi ilgilendirmiyor. (Bknz. Tanzimat dönemi yazarları tadında araya giren yorumlar) Sadece şu cümleyi not düşmem yeterli; ‘Eğitim sektörüne bir daha dönmeyeceğim.’ demişliğim vardı. Bir de çocukla çocuk olanları hiç sevmem. Velhasıl adını koymak gerekirse bir kaybeden olarak başladım bu maceraya. Biraz kendimi tatmin etmek biraz da bu durumu örtbas etmek için keyif aldığım bir çok ek işle besledim bu hikayeyi ama nafile. Ne kendimle ne de oyuncaklarla ettiğim uzun kavgalar derman olmadı derdime. Nihayet barıştım ben de. Mesafeli, duygusuz, mantıklı ve en önemlisi geçici bir barış. Bu barış ilanından sonra gözümdeki gaflet perdesi kalktı adeta. Kendime diktiğim sert bakışlarımı yumuşatıp etrafı süzmeye başlayınca bir de ne göreyim! Meğer Norveç kreşleri bir tür kaybedenler kulübüymüş.
İlk fark ettiğim kulüp üyesi Norveçli bir genç kız oldu. Kimsenin kimseye tahammülü olmadığı için kamburunu çıkarma pahasına telefonuna gömüldüğü bir personel odasında kilolu insanlara has o gizemli enerjiyle sağa sola laf atıp gülümsüyordu. Ben de payıma düşeni aldım ve T.’nin nereli olduğum (Norveç’te sarışın olmamak ‘nerelisin’ sorusuna muhatap olmak için yeterli), ne kadar süredir kreşte çalıştığıma dair sorularına cevap verdim. Tabii eşitlik ilkesi gereği ben de aynı soruları cümlenin birkaç öğesinin yerini değiştirip sordum. T.’de benim gibi telefonla çağırılan günlük çalışanlardanmış. Norveç’te sosyoloji eğitimini tamamlayıp İngiltere’ye yüksek lisans yapmaya gitmiş. Pandemi döneminde zor zamanlar geçirse de çalışmalarını tamamlamış ve yurduna dönmüş.
Orhan Pamuk, Samuel Taylor Coleridge’den alıntıladığı ve Masumiyet Müzesi’nin girişine eklediği çok sevdiğim bir cümle var.
‘’Bir adam rüyasında Cennet’e gitse ve ruhunun gerçekten Cennet’e gittiğinin işareti olsun diye ona bir çiçek verseler ve sonra adam uyandığında bir de baksa ki çiçek elinde – ee? Peki ya sonra?’’
Herkes “Ee ne şimdi bu, ne anlama geliyor” der de etrafında olup biten hatta kendi hayatında başına gelenlere, yaptıklarına aynı soruyu yöneltmez.
T.’nin de başına gelen asırlık bu satırlardan başkası değildi halbuki. Evet yurduna Norveç’e onca yıllık emekten sonra geri dönmüştü ama “ee? Peki ya sonra?”dan öteye gidememişti.
Yüksek lisans tezinde çocuklarla ilgili bir konuyu ele aldığı için kendini kreşte bulmuştu. Fakat kreşte çalışmak için “kreşte çalışma eğitimi’’ almış olması gerekirdi ki maalesef T.’nin böyle bir meziyeti yoktu. O yüzden böyle bir meziyeti olan başka birinin yerini bir günlüğüne doldurmak için gelmişti buraya. “Benim için harika bir imkan, çocukları yakından gözlemliyorum’’ demesi bana hiç inandırıcı gelmedi açıkçası. Bir daha denk gelmedik T.’yle.
İkinci fark ettiğim kaybeden kişi İ. oldu. Çocuklara gitarla çaldığı şarkıyı dinlerken fark ettim İ’nin yerinin aslında çok uzaklar olduğunu. O eğlenceli şarkının derinlerine gizlenmiş öyle bir hüzün vardı ki şarkıda hala ara ara efkarlaninca mırıldanıyorum o çocuk şarkısını. Ama tabii ki İ’nin üslubuyla. Kırklarının başına yeni gelmiş olan İ. eski bir müzisyenmiş. Türkiye denilince otobüs muavini gibi “Çeşme, Alanya, Antalya’’ diye tatil beldelerini sayan ortalama Norveçliler’den farklı olarak doğrudan Göbeklitepe hakkında sorular sorabilen biri. Ne var ki üstüne yapışkan bir hüzün sinmiş müziği bıraktıktan sonra. Veya partneri onu bıraktıktan sonra. Uzun süre toparlanamamış. Büyük borçların altına girmiş. Ezilmiş, yorulmuş ama hepten de bırakmamış ipin ucunu. Nihayetinde iş bulma kurumunun teşvikiyle evine yakın bir kreşte çocukların arasında bulmuş kendini. Hep sakin, bazen kum havuzunun etrafındaki kerestelerin üstünde otururken, bazen kaykayın başında elleri ceplerinde, başında kasketiyle dururken görüyorum. İ., tanıdığım kaybedenler arasında kendimi en yakın hissettiğim kişi.
Bir başka kaybeden müzisyen de J. Uzun saçlı, sürekli kumaş pantolon ve kapşonlu grotesk bir sweat giyen, güneşte kararan gözlükler takan, İ. ile aynı yaşlarda olduğunu düşündüğüm biri J. Yaş ve eski mesleklerinden olsa gerek bu iki kişiyi hep kıyaslıyorum zihnimde. J. hüzünlü değil, öfkeli. Olmamış; kabullenememiş, huzursuzluğuna boyun eğememiş. Kimseye eyvallahı yok. Eskiden bir rock grupları varmış. Band kültürünün olduğu o mutlu yıllarda… Müzikten bahsedince biraz konuşuyor, sonra o öfkeli sessizliğine geri dönüyor. J.’yi nev-i şahsına münhasır tarzının yanı sıra, mesaisinin sonuna yaklaşırken eline gitarını alıp “İş bitimine 3dk kaldı, 2 dk kaldı, 1 dk kaldı’’ adlı şarkıyı seslendirmesiyle hatırlayacağım.
Kulübümüz çok daha büyük aslında. İtalyan akademisyen, Fransız küratör, Eritreli öğretmen, Norveçli performans sanatçısı… daha kimler kimler kimler var. Uluslararası, meslekler üstü bir kulüp bizimkisi. Herkes birbirinden haberdar, Norveç’te eşine zor rastlanır bir empatiyle bağlıyız birbirimize. Kaşla, gözle; molada ikram edilen kahveyle, kimse kimseye konuşmazken çaktırmadan gönderilen manalı bir baş selamıyla kolluyoruz birbirimizi. Kimisi sıkı sıkı tutuyor elindeki gülü, kimisi hala bir gül peşinde, küçük bir azınlık ise “ee peki ya sonra” sorusunu çeviriyor aklında. Çocuklar büyüyor, biz yaşlanıyoruz.

Leave a comment